"H. Cahit Öztelli" Şeyh Nusrettin Tekkesi'ni 1940’larda Müftü Arif Kılıç ile birlikte ziyâret eder ve daha sonra şunları yazmaktadır :

“Zile’ye yedi kilometre uzaklıkta ve istasyon yakınlarında kendi adı ile anılan ve Tekke de denilen köyde yatmakta olan bir azizdir. Otuz yıl önce Zile Müftüsü merhum Arif Kılıç ile birlikte bu köye gitmiştik.
Evliya Çelebi’nin söz konusu ettiği dut ağacını da gördük. Ne yazık ki, tekkelerin kapatılması sırasında “İnkılâp yobazı” bir kaymakam tarafından ağacın kestirildiğini söylerler. Yerden başlamak üzere ancak bir metre kadar gövdesi kalmıştı, kurumuştu. Yedi - sekiz yüzyıllık eseri kendi eli ile yok eden acaba başka uluslar var mıdır?

Köylüler bu ağacın gövde kabuklarının tütsüsü ile sıtmanın iyi olduğunu söylediler. Evliya Çelebi üç yüzyıl önce de böyle olduğunu bildiriyor.”

19 Ekim 2011 Çarşamba

ŞEYHNUSRETTİN RİSALESİ

Risale Adı :
El-Babü fi Vilayet-i Şeyh Nusreddin Veliyyül
Asrittayri Mekâni Gutbül Hafigıyn

Kâtibi : Mustafa Fahri
(15 Şehr-i Şevval 1344, Osmanlıca El Yazması, 60 sh.)

Elhamdülillahi rabbil melikil mahmud. El melikil mağbud. El münezzehil cihati vel hudür. El mugaddesi anil validil mevlûd. Littaatitdini beyne ibadihi mevcûd. Ve emruhü beyne halgıhi leysel vürudu ve anişşeriki vel vezir. Ve tealâ anişşübuhati vennazıri vehüve alâ külli şey-in gadir. Ve liesrari ibadihi alimülhabir. Leyse kemislihi şey-ün vehüvessemiul basır. Niğmel mevlâ veniğmen nasır. Semigna ve atağna gufraneke rabbena ve ileykel masır.

Vesselatü vesselamü ala seyyidinel mürselin. Vel evliyâî, vetacül etgıya. Vesiracül evliyâi ve alâ alihil ezkiya. Ve eshabihil asfiya. Ve ehli beytitdahirine anil kizbi verriya. Emma bağdü gad seelüni fi bağzı ehli tevhid. Ekramehüm bittagva. Ve seadeti ve innehüm minel bağdi, vezzalâleti. En ecmaalehüm keramete evliyâ-i itikaden alâ ehlissünneti vel cemaati hatta yemnunebihi sebilil hidayeti cemağnahüm min kerameti evliyâ-il izami ve vilayetil ekberi kânet dehril ezheri mujtemedin.

Ve müğtegadin ve kerametil elvan. Ve min gareena fekeennema semaniyete usul-i biddersi ve cemiı beynel kevakibi vel bedr-i ve şems-i ve afagil müslimine cemian. Ve birecai düa-il müvahhıdine.

El-babü fi vilayet-i Şeyh Nusreddin Veliyyul asrittayri mekâni gutbül hafigıyn.

Ve evtadü mezidüddehri mealimü rahman. Hazret-i Şeyh Nusret gaddesallahü sirrahül aziz içün. Kırklar Zümresi'nden nakil şöyledir ki. Horasan vilâyetinde bir padişah var idi. Hamza Padişah derlerdi. Ve yine Horasan vilâyetinde bir seyyid vardı. Haydar nesli idi. Seyyid İmran derlerdi. Bir gızı vardı. Bülğan Hatun derlerdi.

Hamza Padişah Bülğan Hatun'a adem gönderüb nikâh itdü. Ol zeman tarihi beş yüz altmışında idi. Şeyh Abdullahî Bayramî'den nagil şöyledir ki, Hamza Padişah Bülğan Hatun'u nikâh ettiği zeman Receb ayının evvel Cuma'sında idi. Hamza Padişah hatunu ile halvet-i has olduğu gece Hazret-i Hızır Nebi gelüb Bülğan Hatun'un mübarek ağzına üfürdü ve dedi ki dokuz aydan sonra bir masum-u pak gelse gerekdir.

Vilayet-i keramet on sekiz bin âlemi ihata idüb kırk bin dört yüz meşayıhı kiramın a?gdesi. Ve dört bin dört yüz sabegat erenlerinin mürşid-i kâmil-i olsa gerekdir dedi. Ve cemii cümle sadıkların imamı olsa gerekdir. Tabiınlerin gıblesi olsa gerektir dedi.

Bülğan Hatun dedi ki, sizi ve bizi yaratan halıgil allâm hakkiçün siz kimsiniz dedi. Hızır Nebi dedi ki, bana Sebiğ oğlu Heysağ dirler dedi ve gaib oldu. Vaktâki Şeyh Nusret Hazretleri ana rahmine vagi olduğu vakit kırk gün temam oldukda alâ mütevali Lâ ilâhe illallah hüvel celilü sadası gelürdü. Ve kırk gün dahi Lâ ilâhe illallah hüvel cemilu sadası gelürdü.

Ve bir hikâyet dahi bu idi ki. Ev ehlinden birisi bir vakit nemazı terk eylese ana rahminden Tariküssalât ya adüvvullah (Namaz yoluna ey Allah'ın düşmanı) deyû sada gelürdü. Ve bir vagit nemazı gayan Hak celle ve alâ hazretlerinin düşmanıdır derdi.

Ve bir hikmet dahi bu idi ki. Ev ehlinden biri şüpheli taam yese ana rahminden seda gelürdi ki Galellahü Tealâ "ve kulû mimma rezegakümullahü halaten tayyiben" ve bağdehü. Dokuz aydan sonra Şeyh Nusret Hazretleri ana rahminden dünyaya gelüb âlem müzeyyen oldu.

Fi beyan-ı vücud-ı Hazret-i Şeyh Nusret fi hali vülide min Ümmihi Heman dem Kutbü-l Âlem, mısbahüzzulem, hatemül meşayıh, an zümre-i rızvani-l ekber, sahibül keramet-i eğni efzalüna ve ekremüna, sahibül mügteda, Sultan, Şeyh Nusreddin Hazretleri ana rahminden dünyaya gelincek göbeğin kestiler. Heman dem âlem-i şemsül islâm, Kâbe-i Şerife istikbal idüb Şeyh Nusret Hazretleri beş kerre secde eyledi. Secde-i ula ettiği zemanda Lâ ilâhe illallah adem nebiyyullah.

Ve secde-i samide Lâ ilâhe illallah Nuh Neciyyullah.
Ve secde-i salisde Lâ ilâhe illallah İbrahim Halilullah.
Secde-i rabiğde Lâ ilâhe illallah Davud Halifetullah.
Ve secde-i hamisde Lâ ilâhe illallah Muhammed Resulullah, dedi.

Ve dahi şehadet parmağın kaldurub on iki kere Lâ ilâhe illallah Muhammedürresulullah didi. Bu kelime-i tevhidin birisi Hazret-i Ebubekri Sıddıyg radiyallahü anhaya işaret itdi. Kemâ zükirallahü tealâ fi haggihi gasemün vettini yeğni münbağı sıddıyk radiyallahü anh hakkıçün.

Birisi dahi Hazret-i Ömerül Faruk radiyallahü anh adaletine işaretdür. Ve birisi dahi Hazret-i Osman zinnureyn radiyallahü anh hayasına işaretdür, dedi. Kena zükirallahü fi haggıhi ve turisiniyne yağni menbağul hayai Hazret-i Osman. Ve birisi dahi Hazret-i Ali Kerremallahü vechehünün ilmine işarettir dedi. Kema zükira fi haggıhi hezel beledil emin. Yağni men bağul ilmi Hazret-i Ali radıyallahü anh haggıçün. Biri dahi Tevrat’a işarettir. Biri dahi Zebur’a işarettir. Biri dahi Kurân’a işarettir. Ve biri dahi İmam-ı Azam Mezhebi’ne işarettir. Biri dahi İmam-ı Şafi Mezhebi’ne işarettir. Biri dahi İmam-ı Malik Mezhebi’ne işarettir. Horasan pirlerinden nakil şöyledir ki :

Şeyh Nusret Hazretleri beşikte iken dört ay Allahümmağfirli velivalideyye, veli cemiıl mü’minine ve mü’minati, vel müslimine vel müslimati. El Ahya-ü minhüm vel emvat birahmetike. Ya erhamerrahimin derdi.

Horasan pirlerinden nakil şöyledir ki : Şeyh Nusret Hazretleri beş aylık oluncak dişleri bitüb yürüdü. Asla bir seat zikrullahdan hali olmazdı. Ve mübarek saçları bir arşun idi. Mübarek başın defaatle yulumak istediler, asla bıçak kesmedi. Zira saçın her birinden bir tevhid sadası gelürdü.

EL BABÜ Fİ BEYAN-I TAYRAN Şeyh Nusret Hazretleri Horasan’dan uçup, üç gün gaib oldu. Dört köşeye adamlar saldılar, asla bulunamadı. Hamza Padişah’a malûm oldu. Gam içre cümle askeriyle binüb aramaya taleb eylediler. Bir bölük bezirgâna uğradılar, haber sordular. Bezirgânlar dedi ki, Horasan’ın kıble canibinde bir sarp kayanın yüzünde yalınbaş, saçluca bir oğlan durmayub zikrullah ider. Bilmedük kimdir, dediler. Hamza Padişah şad-ı hüzzem oldı. İnşallah odur dedi. Vardılar gördüler ki Şeyh Nusret Hazretleri durur. Babası Hamza Padişah dedi ki : Ey gözümün nuru oğlum, niçün beni böyle hicran odına yakarsın, gel gidelim dedi. Şeyh Nusret Hazretleri dedi ki : Seadetim baba, sana benden faide yoktur. Beni bugün gördün bir dahi Kıyamet Günü’nde görürsün gerektir, dedi. Hamza Padişah dedi; Ey gözüm nuru oğlum, böyle dimene hikmet nedir?.. dedi. Şeyh Nusret Hazretleri dedi; zahirde babamsın, velâkin meğnide babam Hızır Nebi’dir, dedi. Bu kadar hizmeti şerifinizde olduğumuz hakkı ebeveyn yerine bulsun dimektir. Şimden geru beni Allah’a emanet idüb ısmarla deyüb Kühû gafe yüz tutdu. Hamza Padişah kızub bu şiiri okudu.

Ey diriğa nolsa bu halim benim
Çıkardım gidi sermalim benim.

El-babü Keramet Evliyâ Şeyh Nusret ahvali sefer-i ez hıramân kühû gaf. Kema galallahü tealâ «ق.vel gur’anil mecid»

Bir gün Şeyh Nusret Hazretleri Horasan’dan sefer idüb – Kühû gafın Beyzaniye kapusuna geldi. Guteba Zümresi anda olurlardı. Anlara irşad-ı evliyâ bildirdi. Şeyh Abdullah-i Bayramî’den nakil şöyledir ki; Beyzaniye kapusunun kırk bin kırk dört gutbu vardır. Dahi kırk bin kırk dört meczûb vardır. Ve dahi kırk dört mağrud vardır. Ve dahi kırk dört bin mebdul vardır. Bunların cümlesi gıyamdadır. Ve dahi EHAD ismine meşguldür. Kemagalallahü tealâ «Gulhüvallahü ehad» Beyzaniye Kühû gafın ardında bir şehrin adıdır. Ol şehrin binası cümle ak incidendir. Ol şehrin halkı cümle vahdâillerdir. Ol şehrin ululuğu şol kadar büyükdür ki, on sekiz bin âlem yanında nun’un içinde noktası gibidir. Ol şehrin halkının şeyhi Vahdail’dir ve gutbuna Ehtamgâs dirler. Ol şehrin kapusu mağribe açulur. Şeyh Nusret Hazretleri ol şehrin halkına vahdet ilmin öğretti. Ve cümle mürid oldular. AHVALİ SEFER ORDAN SEFER İDÜB HAMRANİYE KAPUSU’na geldi. Cüzeba Zümresi anda olurlardı. Anlara dahi irşad-ı evliyâ-i bildirdi. Hazret-i Şeyh Nusret buyurdu.

Cihanda ârif eyler sefer, dertlü olan kişiler itsün sefer.
Hayran olan ademi yokta bitürür, kalbinde iman eyler sefer.

Horasan pirlerinde nakil şöyle oldur ki, Şeyh Nusret Hazretleri dört yaşında dört aylık olıncak Hoca’ya verdiler. Hocası dahi Garahice yazub eline verdi. Oku deyu buyurdu, Şeyh Nusret Hazretleri’ne, Elif dedi.

Şeyh Nusret Hazretleri hocasına süal etdi. Elif’in gıyamına işaret nedir?.. dedi. Hocasına dahi Ebu Kasım Guşkeri derlerdi. Hızır Nebi şakirtlerinden idi. Bin kitab tasnif eylemiş idi. Cevab verdi ki elifden murad ehaddir. İsm-i zatın menzarıdır. Ve dahi Allah-ü Tealâ’nın vahdaniyeti ve ferdaniyyetine işarettir. Ve dahi Gayyûm sıfatına işarettir, didi.

Tekke Köyü'nde yatan Şeyh Nasrü'd-dîn'in Türbesi'nden İç Detaylar
Hemandem Serfiraz-ı Evliyâ Şeyh Nusret Hazretleri, Ebül Kasım Guşkeri’nin nazarı şeriflerinde cevab virdi. Elifden murad imadır. Yani Elif Ehad isminin gutbudur. Ehad ismi âlem-i ülyada bir şehrin adıdır. İsm-i zat ol şehrin padişahıdır. Nun, ol şehrin gal’asıdır. Gal’a-nın içinde bir kürsî vardır. Elli altı bin yetmiş iki direği vardır. Her direğin dibinde elli altı meşayıh vardır. Onlara ehl-i işaret derler. HÛ ismine müdavim ve meşguldür. Hak Tealâ onları Ehad isminden var eyledi. Cümlesi bir boyda, bir surettedir. Hak Tealâ bunları var itdüğü ezelden berü asla yatmazlar, oturmazlar. Kemagalallahü Tealâ«Gumülillahi ganitin» ol Kürsi’nin vaizleridir deyü cevab virdi.

Ebûl Kasım Guşkeri dedi ki, bu cevaba delil var mıdır? Hemandem serfiraz-ı Evliyâ Şeyh Nusret Hazretleri ve yehlugu ma lâ teğlemün âyetini okuyub cevab virdi. Bu ilm-i bâtındır. Delili tasdiktir. İlm-i bâtına delil taleb itmek küfr mahzıdır. Zira Hak Tealâ’nın gaibde nice mülkü vardır ki âlem gıtında zerre değildir. Ebul Kasım Guşkeri ah idüb bağdal yevm sen üstazım ol, ben şakird olayım ve sen şeyhim ol, ben mürid olayım dedi. Der şiir Şeyh Hazreti Nusret abadi rahmetullahi aleyh;

Mekân mekân tekmil iden irer safaya
Sükûnet kişiyi irkürür cefaya
Sükûnet gam durur bilesin EY CAN
Bega seyran itdi ol MUSTAFA’ya

Devri ahval-i sefer Şeyh Abdullah-i Bayramî’den nakil şöyle dir ki, Şeyh Nusret Hazretleri Beyzaniye şehrinden sefer idüb Harmaniye Kapusu’na geldi. Cüzeba Zümresi anda olurlardı. Harmaniye Kapusu’nda elli altı bin yetmiş iki Begail vardır. Cümlesi ilm-i bega okurlar. (BA)nın noktasından ve dahi elli bin Nezhail vardır.

İlm-i Tenzih okurlar. (TA)nın noktasından. Ve dahi elli altı bin iki Senail vardır. Cümlesi İlm-i Kuds okurlar. (SA)nın noktasından. Ve dahi elli bin Celail vardır. Cümlesi İlm-i Ceberut okurlar. (CİM)in noktasından.

Harmaniye bir şehrin adıdır. Kâf Dağı’nın ardındadır. Kapusu meşrıga açılur. Halkı cümlesi Begailler’dir. Harmaniye şehri halkı cümlesi kırmızı giyerler. Beyzaniye, Harmaniye şehrinin gıtında (BA)nın noktasına benzer. Ol şehrin halkının şeyhine Begail dirler. Gutbuna Yeb-uz dirler. Şeyh Nusret Hazretleri’ne ol şehrin halkı cümle mürid oldı ve dahi Bega ilmini öğretti. Ve dahi irşad eyledi DER AHVAL-İ SEFER.

Oradan sefer ettiğinde Şeyh Nusret Hazretleri Harmaniye Kapusu’na geldi. Cümle Hayailler anda olurlardı. Anlara dahi irşad-ı evliyâyı bildirdi. Abdullah-i Bayramî’den nakil şöyledir ki; Şeyh Nusret Hazretleri’ne süal eyledim ki Hazraniye Kapusu’ndan hangi kapuya vardın?

Cevab virdi. Hazraniye Kapusu’nda altmış bin iki Ahyail vardır. Cümlesi İlm-i İhya okurlar. (HA)nın hayatinden. Ve dahi altmış bin yetmiş iki Rükeail vardır. Cümlesi İlm-i İkfa okurlar. (DAL)ın delâletinden. Ve dahi yetmiş bin yetmiş iki Ehyail vardır. İlm-i Ezkâr okurlar. (ZEL)in sirayetinden kemagalallahü Tealâ «Zübürül evvelin».

Şeyh Nusret Hazretleri buyurdu ki, cümle mürid olup beyat eylediler. Ol şehrin şeyhine Hayail dirler. Gutbuna Cirkişifiş dirler. Anlara dahi irşad-ı evliyâ-i bildürüb cümlesi mürid oldular, deyu buyurdu. Şeyh Abdullah-i Bayramî’den nakil şöyledir ki;

Şeyh Nusret Hazretleri’ne süal eyledim ki hangı kapuya vardınız? Cevab virdi ki. Hazraniye Kapusu’ndan sefer idüb Safraniye Kapusu’na vardım. Safraniye Kapusu’nda yetmiş bin iki Debail vardır. Cümlesi ilm okurlar (DAL)ın dibuniyetinden. Ol şehrin şeyhine Dibyail dirler. Gutbuna Deh’limerzat dirler.

Şeyh Nusret Hazretleri’ne cümle mürid olub, deyu cevab virdi buyurdu. Ehvalissefer ezbabı Hazraniye lâ yecidül arş li ennehü yüserrihu minel arşıl alâ seb-u ebvabin ilâ cebelil Gafı kullü babin minhüm babül medain fi velâi Cebelil Gaf.

Şeyh Abdullah-i Bayramî’den nakil şöyledir ki, Şeyh Nusret Hazretleri’ne süal eyledim ki Arş-ı Alâ ne! Makamdır? Cevab verdi ki Arş-ı Alâ’nın yedi kapusu vardır. Kemagalallahü Tealâ «Ve beynena fevgakum seb-an şidada» ve her direği bir melek tutar. Bir direkten bir direğe yüz kırk kuş yüz bin kanadıyla uçsa bin yılda bir direğine irmeyeler. Ol yedi melek her biri sahibüs seccadedir. Meşayıhdır. Her birinin elli bin dört yüz kırk dört müridi vardır. Anlara Gıyamiler derler. Kemagalallahü Tealâ « Ve gumü lillahi ganitin» ve dahi buyurdular. Birinci melek ismi Ebced’dir. İkinci melek ismi Hevvez’dir. Üçüncü melek ismi Saykal’dır. Dördüncü melek ismi Münsaıd’dir. Beşinci melek ismi Fezğar’dır. Altıncı melek ismi Rehsağ’dır, deyü cevab virdi. EL-BABÜ Fİ BEYAN-I AHVAL-İ KUHÜ GAF.

Kuhü Gaf’ın ardında yedi şehir vardır. Her şehirden arş altına bir kapı açılır, deyû cevab virdi. Şeyh Nusret Hazretleri ve dahi ol melekin herbiri bir kapunun gutbudur.

Varub yedi şehrin herbirinde mücavir olup, bağdezon Kuhü Gaf ardında olan şehirlere varub her şehrin halkına bir ilm öğrettim. Birine İlm-i Mensub öğrettim. Birine İlm-i Merfuğ öğrettim. Birine İlm-i Meczub öğrettim. Birine İlm-i Mah'fi öğrettim. Birine dahi İlm-i Yakîn öğrettim, deyu buyurdu.

Yine Şeyh Abdullah-i Bayramî'den nakil şöyledir ki; Şeyh Hazretleri'ne süal eyledim ki evvelki şeyhin yani evvelki şehrin şeyhinin ismi nedir ve nice ilm okur, didim. Cevab verdi ki; evvelki şehrin şeyhine Ferdail dirler. İlm okur (SİN)in sinesinden. İkinci şehrin şeyhine Bekail dirler. İlm okur (ŞIN)ın şehadetinden. Üçüncü şehrin şeyhine Nezhail dirler. İlm okur (SAD)ın salâvetinden. Dördüncü şehrin şeyhine Senail dirler. İlm okur (ZÂ)ın zamedatinden. Beşinci şehrin şeyhine Cemail dirler. İlm okur (ZI)ın zaharetinden. Altıncı şehrin şeyhine Cebrail dirler. İlm okur (AYN)ın alâvetinden.

Ve dahi bu şehirlerin halkı cümle mürid olub beyat ettiler. Ol şehirde olan şeyhler dahi gelüb mürid oldu. Hilâfete düa eyledik deyû buyurdular. Kemagalallahü Tealâ «İnni cailün fil arz-ı halifetin»

Şeyh Abdullah-i Bayramî'den nakil şöyledir ki; Şeyh Nusret Hazretleri'ne süal eyledim ki makam kaçtır? Buyurdular ki; makam yedidir, didi. Makam-ı Mükaşede, üçüncü Müşahede.. ol makamın evveli Gabiz'dır. Ahiri Basıd'dır. Ebced Ehad'dir. İbtidası Temlik'dir.

Talib ol makama irincek Ehl-i Temkin olur. Tevhidin kürsisidir, anda talib ebceddir. Talib anda ayn-ı Ehad’in besaridür. Ayn-ı Ehad anda talibin mahbubidir. Bu zikr olunan makamların her birinde bir halife vardır, deyû buyurdular.

Ve bağdü süal eyledim ki ol makamlar nedir? Cevab virdiler ki, ol makamlar Arş-ı Alâ’nın altındadır. Seyyid Şeyh Abdullah-i Bayramî’den nakil şöyledir ki, Şeyh Nusret Hazretleri’ne dahi hangi makam vardır, deyû buyurdular ki, Arş-ı Alâ’nın ebcedinden sefer idüb Felek-il Büruc’a vardım. Felek-il Büruc’da on iki makam vardır. Kemagalallahü Tealâ «Vessemai zatil büruci vel yevmil mev-udi»

Meğtahü yedinci gökte Arş hizasında on iki büruc haggiçün deyû gasem itmişdir, dediler. Ve bağdehü Şeyh Nusret Hazretleri buyurdular ki, on iki makamın her birinde ve her burcunda bir gutub vardır. Gutbun birine Vahdail dirler. Hamel burcunda olur. Birine Hevail dirler. Sevr burcunda olur. Birine Almail dirler. Seretan burcunda olur. Birine Şehdail dirler. Esed burcunda olur. Birine Hail dirler. Sünbüle burcunda olur. Birine Rehyimail dirler. Mizan burcunda olur. Birine Medseil dirler. Akreb burcunda olur. Birine Selmail dirler. Gavs burcunda olur. Birine Mümanail dirler. Cedi burcunda olur. Birine Hemail dirler. Deliv burcunda olur. Birine Azrail dirler. Cevzâ burcunda olur, deyû buyurdular. Haggında nazil olan Âyet-i Kerîme Galallahü Tealâ «Ellezi ceale fissemai bürucen veceale fihâ siracen ve gameran münira».

Seyyid Abdullah-i Bayramî’den nakil şöyledir ki; Şeyh Nusret Hazretleri’ne süal eyledim ki; dahi nereye vardınız? Cevab virdiler ki, ol on iki şehirden öte Kuhü Gaf’a on iki kapu açulur. Her kapu Gaf Dağı’nın ardında bir şehrin kapusudur. Bu şehirlerin her birine varub kemayen bağı irşad idüb her bir şehre yetmiş bin halife rükub her şehrin halkı cümle mürid oldular. Ve dahi buyurdular ki; ol şehrin her birisi büyüklükden yüz bin bu dünya kadar.

Şeyh Abdullah-i Bayramî’den nakil şöyledir ki; Şeyh Nusret Hazretleri’ne süal eyledim ki kaç kimsenin serdarısız, deyû; cevab virdiler ki. Dahi yüz altmış bin evliyânın serdarıyım, deyû cevab virdiler. Dahi Bûdela Zümresi’nden kırk, Guteba Zümresi’nden kırk, Fırka Efradı Zümresi’nden kırk, Cüzebâ Zümresi’nden her bölükde bir kişi âlemin bir köşesinde oturur. Arş’ın her bir direği birinin elindedir. Bu dört kişinin gutbu kimdir, deyû buyurdular. Ve dahi Seyyid Abdulgadir Bayramî’den nakil şöyledir ki; Şeyh Nusret Hazretleri’ne süal eyledim ki, Kuhü Gaf nicedir? Cevab virüb didiler ki, bir yeşil dağdır. Dünyayı çevrelemiştir. Binası Tehtesserade, yukarısı göklere ulaşukdur. Kuhü Gaf’dan dünyaya dört kapu açulur. Bu kapuların her birisi bir şehrin kapusudur. Kapunun birine Asitane-i Lâhut dirler. Ve birine Asitane-i Melekût dirler. Ve birine Beyzaniye dirler. Ve birine Hazraniye dirler. Cümle yeşil Zeberceddendir. Padişahına Nasût dirler. Ve birine Harmaniye dirler. Cümle kırmızı yakuttandır. Padişahına Lâhut dirler. Ve birine Safraniye dirler. Cümle saru camdandır. Padişahına Melekût dirler. Ve dahi Beyzaniye cümle Kerrubiler. Harmaniye halkı cümle Heymaniler’dir. Hazraniyye cümle Rübubiyyeler’dir.

Bu şehrin içinde evliyâlar bölüğünden kimse var mıdır? İllâ Şeyh Nusret Hazretleri vardır, deyû buyurdular. Şeyh Hacı Bayram Hazretleri, Seyyid Şeyh Abdullah-i Bayramî Hazretleri’nden nakil şöyledir ki; Şeyh Nusret Hazretleri’ne süal eyledim ki, ol şehrin halkına Şeriat İlmi öğrettin mi? Cevab verdiler ki, Beyzaniye halkına Şeriat İlmi öğrettim. Hazraniye halkına Tarikat İlmi’n öğrettim. Harmaniye halkına Marifet İlmi’n öğrettim. Bu dört şehrin halkına Şer-i Muhammediyye’den cemi-ı cümle kemakân bildirdim dedi. Beyzaniye şehrinin kapusu mağribe açulur. Bekçisine Abdurrahman dirler. Allah-ül müridü ismine meşguldür. Hazraniye Kapusu maşrıga açılur. Bekçisine Abdürrahim derler. Allahül Hay ismine meşguldür. Harmaniye şehrinin kapusu Kâbe’ye açılur. Bekçisine Abdürreşid dirler. Allah-ül Mütevekkil ismine meşguldür. Safraniye şehrinin kapusu Ceberrut’e açılur. Bekçisine Abdülkerim dirler. Allah-ü Kerim ismi virdi dilmiştir. Âlemler bunlar ile garar bulur, deyû buyurdular.

Seyyid Şeyh Abdullah-i Bayramî’den nakil şöyledir ki; Şeyh Nusret Hazretleri’ne süal eyledim ki, Yâ Hatemül Meşayıh Cihan-ı Âlem’in Müntazarın bana bildir. Buyurdular ki;
Şeriat Âlemi'nin kutbu Cebrail'dir. Allah-ü Tealâ şeriat ehline Cebrail kalbinden nazar ider. Tarikat Âlemi'nin kutbu Mikail'dir. Allah-ü Tealâ tarikat ehline Mikail kalbinden nazar ider. Marifet Âlemi'nin kutbu İsrafil'dir. Allah-ü Tealâ marifet ehline İsrafil'in kalbinden nazar ider. Hakikat Âlemi'nin kutbu Azrail'dir. Allah-ü Tealâ hakikat ehline Azrail kalbinden nazar ider. Cifir Âlemi'nin kutbu Şeştail'dir. Allah-ü Tealâ Cifir ehline Şeştail kalbinden nazar ider. Âlem'inin kutbu Hâmdail'dir. İhrag ehline Hâmdail kalbinden nazar ider, deyû buyurdular.

Şeyh Nusret Hazretleri beş yaşında nev civan iken, yedi yıl gaib erenlerine karışub Şeyh Cafer-i Kûfi Hazretleri'nden beyat idüb on sekiz bin âlemi seyran idüb Kâmil-i Mükemmil oldu. Ve bağde süal eyledim ki; Yâ Hatemül Meşayıh Kutub kaçdır? Cevab virdiler ki yirmi dokuzdur, deyû buyurdular. Yedisi yedi kat yerde.

Birine Abdülmal dirler. Evvelki yerde beş bin altı yüz kırk iki menzil geçüb, Kail derler, bir melek kalbinde Kutub olur. Birine Abdülmüheymin derler. Evvel kat yerde olur. Üç bin yedi yüz yetmiş menzil geçüb, Ümail dirler; bir melek kalbinde Kutub olur. Birine Abdülbalig dirler. Üçüncü kat yerde olur. Üç bin dört yüz otuz menzil geçüb, Hârgail dirler, bir melek kalbinde Kutub olur. Ve birine Abdülgahhar dirler. Dördüncü kat yerde olur. Bin iki yüz menzil geçüb, Cebrail kalbinde Kutub olur. Birine Abdulilm dirler. Beşinci kat yerde olur. Beş bin yüz altmış menzil geçüb Merdail adlu bir melek kalbinde Kutub olur.

Ve birine Abdürrafi dirler. Altıncı kat yerde olur. Altı bin dört yüz yirmi menzil geçüb Azrail dirler, bir melek kalbinde Gutub olur. Ve birine Abdussabr dirler. Yedinci kat yerde olur. Yedi bin menzil geçüb, Ehrakil dirler, bir melek kalbinde Kutub olur, didi.

Ve dahi buyurdular ki; Şeyh Nusret Hazretleri devri beyanı Eflâkissâbia Gökler dahi yedi tur üzerindedir. Evvelki gök Zeberced'dendir. İsmine Feyağ dirler. Anda olan melâikeler begar suretindedir. Evvelki gökte olan Kutub'a Abdülkerim dirler. İki bin yetmiş iki menzil geçüb, İsrafil kalbinde Kutub olur.

İkinci gök de adı Gaydim'dir. Kızıl yakuttandır. Anda olan melâikelerin suretleri Anka'dır. Anda olan kutba Abdülkuddüs dirler. On dokuz bin yetmiş menzil geçüb, Kerdail derler, bir melek kalbinde Kutub olur. Üçüncü gök Maün'dandır. Saru yakuttandır. Anda olan melâikeler Kerkes suretinde olur. Kutbu Abdülaziz'dir. Bin iki yüz menzil geçüb, Evrail dirler, bir melek kalbinde Kutub olur.

Dördüncü kat göğün adı Ezgalün'dür. Akgümüşdendir. Anda olan melâikeler Enden fütun'dur. Kutbuna Abdülvahhab dirler. Yirmi altı bin yüz yetmiş menzil geçüb İsmahil dirler, bir melek kalbinde Kutub olur. Beşinci gök adı Nega'dır. Altundur. Anda olan melâikeler Hur-i Iyn'dır. Kutbuna Abdülbari dirler. Dört yüz doksan dokuz menzil geçüb Yenkefil dirler. Bir melek kalbinde Kutub olur. Altıncı gök adı Tega'dır. İncidendir.

Anda olan melek Vildan'dır. Vildan suretindedir. Kutbuna Abdülgabız dirler. İki bin yüz altı menzil geçüb Hail dirler, bir melek kalbinde Kutub olur. Yedinci gök adı Ğarib'dir. Anda olan melek insan suretindedir. Kutbuna Abdülaziz dirler. Dört bin iki yüz menzil geçüb Cail' dirler, bir melek kalbinde Kutub olur.

DER BEYAN-I GÛTB-Ü FÜDÛSSAB'A. Yedi tûr dahi mü'minin gönlüdür. Kutbun birine Abdurrahman dirler. Mü'min gönlünün evvel tabakasında olur. On bir bin yedi yüz yirmi menzil geçüb Atrail dirler, bir melek kalbinde Kutub olur. Kutbun birine Abdüsselâm dirler. Mü'min gönlünün iki tabakasında olur. Yirmi bin beş yüz altmış menzil geçüb Tail dirler, bir melek kalbinde Kutub olur. Kutbun birine Abdülcebbar dirler. Mü'min gönlünün üçüncü tabakasında olur. Beş yüz on dokuz menzil geçüb Hemail dirler, bir melek kalbinde Kutub olur.

Kutbun birine Abdülmüsavvir dirler. Mü'min gönlünün dördüncü tabakasında olur. Yirmi altı bin beş yüz menzil geçüb Hail dirler, bir melek kalbinde Kutub olur. Kutbun birine Abdürrezzap dirler. Mü'min gönlünün beşinci tabakasında olur. İki bin üç menzil geçüb Zâil dirler, bir melek kalbinde Kutub olur.

Kutbun birine Abdülbasıt dirler. Mü'min gönlünün altıncı tabakasında olur. On bin yüz altmış menzil geçüb Haydürnail dirler, bir melek kalbinde Kutub olur. Kutbun birine Abdülmezel dirler. Mü'min gönlünün yedinci tabakasında olur. Bin yüz yedi menzil vardır. Seyr idüb Atail dirler, bir melek kalbinde Kutub olur.

DER BEYAN-I KUTBÜSSABİĞ. Kutbun birine Abdürrahman dirler, mü'min kalbinin cesedinde yüz yetmiş yedi menzil vardır. Cümle uyur idüb, Herkâil dirler bir melek kalbinde Kutub olur. Kutbun birine Abdül-mü'min dirler. Mü'min kalbinin ikinci derecesinde olur. İki yüz bin beş yüz menzil vardır cümlesinde uyur idüb Kail dirler, bir melek kalbinde Kutub olur.

Kutbun birine Abdülmütekebbir dirler. Mü'min kalbinin üçüncü derecesinde olur. Yedi bin beş yüz menzil vardır. Cümle uyur idüb, Ehrakil dirler, bir melek kalbinde Kutub olur. Kutbun birine Abdülgaffar dirler. Mü'min kalbinin dördüncü derecesinde olur. Beş yüz bin sekiz yüz doksan menzil vardır. Cümle uyur idüb : Mikâil dirler, bir melek kalbinde Kutub olur.

Kutbun birine Abdülfettah dirler. Mü'min kalbinin beşinci derecesinde olur. Altı bin sekiz yüz menzil vardır. Cümle uyur idüb, Cerdail dirler, bir melek kalbinde Kutub olur. Kutbun birine Abdülhafız dirler. Mü'min kalbinin altıncı derecesinde olur. Dokuz bin iki yüz altmış menzil vardır. Cümle uyur idüb, İsmail adlu bir melek kalbinde Kutub olur. Kutbun birine Abdüssemiğ dirler, mü'min kalbinin yedinci derecesinde olur. Sekiz bin yüz kırk iki menzili var. Cümle uyur idüb, Evrail dirler, bir melek kalbinde Kutub olur, deyû buyurdular.

Ve dahi Seyyid Şeyh Abdullah-i Bayramî'den nakil şöyledir ki; Hazret-i Şeyh Nusret'e süal eyledim ki, evliyâlar kaç bölüktür? Heman Şeyh Hazretleri elimi alub havaya ağdık. Bir kubbenin kapusuna vardık. Ol kubbenin kapusunda yeşil hat ile yazılmış ki "Ene makamüssabirin" kapu açılub içerû girdik.

Her köşesinde bir derya çıkar. Orta yerde bir kürsi var. Üstünde bir kimse var. Baş üzerinde bir yeni levha asılu. Hak Tealâ Hazretleri'nin Sabûr ismi yazılmış. O kürsinin etrafında bin evliyâ var. Cümlesi bir boyda bir surette. Ol kürsi üzerinde olan kimse «Gul eûzü birabbinnas»i okuyub vaz iderler. Henüz bir noktasından fariğ olmamış.

Süal eyledim ki, siz kimlersiniz? Cevab virdiler ki; biz rühanîleriz. Hikmet göreyim dersen yukarı varun didiler. Şeyh Nusret Hazretleri elüm elinde yukarı vardık. Bir kubbe kapusunda yazılmış ki «Ene mâgamürraşidin», yani biz doğru yol göstericileriz. İçerû girdik. Bir kürsi var, üzerinde bir kimse var. Allah-ü Tealâ'nın Reşid ismi bir kızıl levha üzerinde yazılmış. Ol kürsinin etrafında iki yüz evliyâ var. Cümlesi bir boyda bir surette.

Ol kürsi üstünde olan «Gul eûzü birabbil felâk» sûresini tefsir ider. Henüz dahi GÛL lâfzından fariğ olmamış. Süal eyledim ki siz kimlersiniz? Cevab virdüler ki bizi Hak Tealâ Reşid sıfatından var eyledi, biz reşidleriz. Hikmet göreyim dersen dahi yukarı varın.

Meşayıh-ı İzam Hazretleri elüm alıp, yukarı vardık. Bir kubbe var, kapusunda «Ene makamül vârisin», yani biz Vilâyet Makamı'nın vârisleriyiz. İçerü girdik, bir kürsi var, üstünde bir kimse, başı üzerinde bir levha asılu. Hak Tealâ'nın Vâris ismi yazılmış. Etrafında üç bin evliyâ var.

Cümlesi bir surette bir boyda : Kürsi üstünde olan kimse «Gulhüvallahü ehad» sûresin tefsir ider. Henüz dahi HÛ'nun tefsirinden fariğ olmamış. Süal eyledim ki siz kimlersiz? Cevab virdiler. Hak Tealâ bizi vâris sıfatından var eyledi. Biz vârisleriz didiler. Hikmet göreyim dersen yukarı varın. Şeyh Nusret Hazretleri elüm alub yukarı vardık. Bir kubbe var, kapusunda yazılmış «Ene makamül yagin». Yani ben Allah'ın makbul kullarının yeriyim.

İçerû girdik. Anda dahi bir kürsi var. Üzerinde bir kimse var. Baş üzerinde bir levha asılu. Hak Tealâ'nın Bâki ismi anda yazılmış. Kürsi etrafında dört bin evliyâ var. Cümlesi bir boyda ve bir surette kürsi üzerinde olan kimse Tebbet Sûresi'n tefsir ider. Henüz Tebbet kelimesinden fariğ olmamış. Süal eyledim ki siz kimlersiz? Cevab virdiler ki Hak Tealâ bizi Bâki sıfatından var eyledi. Bize Bâkiler dirler. Acaib göreyim dirsen yukarı varın.

Andan yukarı vardık. Bir kubbe var. Kapusunda yazılmış «Ene makamül bedün». Yani rızga gam çekmeyenlerin kapusuyim. İçerû girdik, bir kürsi var üzerinde, bir kimse var. Baş üzerinde bir levha asılu; Hak Tealâ'nın Bedi ismi yazılmış. Etrafında beş bin evliyâ var. Cümlesi bir boyda bir surette. Kürsi üzerinde bir kimse var. İzaca-e Sûresi'n tefsir ider. Henüz İzaca-e kelimesinden fariğ olmamış. Süal eyledim ki siz kimlersiz? Cevab virdiler ki Hak Tealâ bizi Bedi sıfatından var eyledi. Biz Bediler'iz. Acaib göreyim dersen yukarı varın, didiler.

Andan yukarı vardık. Bir kubbe var, kapusunda yazılmış, «Ene Makamül Mühtedin»

Kemagalallahü Tealâ Hüvel Müttegıyn. Yani ben Tarik-i Müstakime sülûk edicilerin yeriyim.

Anda dahi bir kürsi var. Üzerinde bir nurdan levha.. Hak Tealâ Hazretleri’nin Hâdi ismi anda yazılmış. Kürsi üzerinde bir kimse var. Gul Ya Eyyühel Kâfirun Sûresi’n tefsir ider. Henüz âyetin tefsirinde fariğ olmamış. Etrafında iki yüz bin evliyâ var. Süal eyledim ki siz kimlersiniz? Cevab virdiler ki Hak Tealâ Hazretleri bizi Hâdi sıfatından var eyledi. Biz Hâdiler’iz. Acaib göreyim dersen yukarı varın.

Andan yukarı vardık. Bir kubbe, kapusunda yazılmış ki «Ene Makamünnafiın» Kemagal ennebiyyü Tealâ ve gale Sallallahü Aleyhi vesellem Hayrünnasi menyenfaunnas. Biz hayr sahibleri yeriyiz, didi. Kubbenin içine girdik. Bir kürsi var, üzerinde bir nurdan levha var. Hak Tealâ’nın Nâfi ismi anda yazılmış. Yeşil hat ile. Kürsi üzerinde olan kimse İnna Atayna Sûresi’n tefsir ider. Henüz Nun’un tefsirinden fariğ olmamış. Etrafında yedi yüz bin evliyâ var. Cümlesi bir boyda bir surette.

Süal eyledim ki siz kimlersiz? Cevab virdiler ki Hak Tealâ bizi Nâfi sıfatından var eyledi. Biz Nâfiler’iz, didiler. Acaib göreyim dersen yukarı varın. Andan yukarı vardık. Bir kubbe, kapusunda yazılmış ki «Ene Makamül Muzırriyn» Kemagalennebiyyü Sallallahü Aleyhi vesellem Şerrünnasi Menyezurrünnas. Yani Halayika zarar sayıcılarım. Meşayıh-ı Izam elüm alub içerû girdik. Orta yerinde bir kubbe var. İçinde bir kürsi üzerinde bir kimse var.


Başı üzerinde bir levha asılu. Hak Tealâ’nın Zarru ismi anda yazılmış, kırmızı hattile. Kürsi üzerindeki kimse «Eraeytellezi» Sûresi’ni tefsir ediyor. Henüz tenzihinden fariğ olmamış. Etrafında sekiz bin evliyâ var. Süal eyledim ki siz kimlersiz? Cevab virdiler ki Hak Tealâ bizi yarattı, biz Cellatlar’ız. Acaib göreyim dersen yukarı varın.

Andan yukarı vardık. Bir kubbe var, kapusunda yazılmış ki «Ene makamül Maniû» Yağni, biz halayıkı şer işlerden men idicileriz. İçerû girdik. Bir kürsi üzerinde bir kimse var. Baş üzerinde yazılmış Hak Tealâ’nın Mâni ismi, yeşil hat ile. Kürsi üzerinde olan kimse Kureyş Sûresini tefsir ider. Henüz Lâm’ın nafiinden fariğ olmamış. Süal eyledim ki siz kimlersiz? Cevab virdiler ki Hak Tealâ bizi Mâni sıfatından var eyledi. Biz Maniğler’iz. Acaib göreyim dersen yukarı varın.

Vardık, bir kürsi var, üzerinde bir kimse, nurdan bir levha asılı. Hak Tealâ’nın dört bin ismi şerifi anda yazılmış. Sırrına vâkıf oldum deyû buyurdular.

Hacı Bayram-ı Veli’den nakil şöyledir ki; Meşayıha süal eyledim ki her kişinin imamı var mıdır? Buyurdular ki : Doksan dokuz bin meşayihı evliyânın imamı dörtdür. Biri Hacı Bektaş-ı Veli’dir. İkincisi Seyyid Ebûl Vefa’dır. Üçüncüsü sensin. Dördüncüsü bendeyim, deyû cevab virdiler.

Buyurdular ki Afagi Zat Bölüğü’ndenim, deyince, ruhanîleriniz var mıdır deyû sûal eyledim. Meşayıh cevab virdi ki :

İki yüz bin âlem zabt ider. Şeyh Nusret şeklindedir. İkinci Abdülcebbar’dır. Üç bin yedi yüz on dokuz âlem zabt ider. Mahvi mülkünün içindedir. Beş bin yirmi altı âlem zabt ider. Şeyh Nusret şeklindedir, deyû cevab virdiler. Seyyid Hacı Bayramî’den nakil şöyledir ki; Abdül Kudüs Hâdi derler, bir azize Şeyh Nusret katına gelüb didi ki; Tanrı sırlarından bana keramet göster, didi. Hemandem meşayıhı İzan Abdülguddûsü Hâdi’nin elin alub kırk gün savmaaya girdiler. Temam olduğunda itikâfınız mübarek olsun, didik.

Süal eyledik ki, Tanrı sırlarından ne gördünüz? Abdülkuddûsü Hâdi didi; Meşayıh duası berekâtından iki yüz altmış meratib, doksan dokuz menazil dört kubbede bulduk. Evvel kubbe Şeriat’tır. Anda yedi kutub var.

Kutbûl Aktab’ı gördük. Birisi ayak üzere durmuş yatmaz, uyumaz, içmez, gözün açub yummaz, soluk virmez almaz. İsm-i Zâtı başına taç eylemiş. Ehad ismini enline hırka eylemiş. Samed ismini beline kemer eylemiş. ب’nin noktasını kürsi eylemiş. On sekiz bin âleminin nam-ı nişanı yoktur. Mahv eylemiş. Hû isminden tehallâ bulmuş ve Tanrı’ya bakar, Tanrı ona bakar. Aralığında vasıta yoktur. İsmine Abdullah dirler. Katında on iki saf âdem durur. Her saf elli altı bin yetmiş iki âdem hep bir renkde, cümlesi kutbun sıfatındadırlar. İkinci kutba Abdülkuddûs derler. İki dizi üzerinde oturmuş Hak Tealâ adın davet iderdi, çağırdı. Sözünü cümle mağribde ve maşrikte olan işitirdi.

Ve dahi nakil şöyle ki; Hemanüddin dirlerdi, bir aziz vardı. Şeyh Nusret katına gelüb didi ki, bana İdris Peygamber mucizatlarından keramet göster, didi. Hemandem serfiraz-ı evliyâ kanat bağlayub havaya uçdu. Ve dahi nakil şöyledir ki; Abdülaziz dirler, Bağdat’ta bir şeyh vardı. Bir gün Şeyh Nusret katına gelüb bana İbrahim Peygamber’in mucizatından keramet göster, didi. Heman serfiraz-ı evliyâ ateş koyub içine girdü. Ateş söndü, gülistan oldu. Zira her evliyânın kerameti var.

Peygamberimizin mucizatına mazhar düşer deyû buyurdular. Ve dahi nakil şöyledir ki, Abdülcebbar Tahirî, Şeyh Nusret katına gelüb bana İsmail Peygamber mucizatlarından keramet göster, didi. Hemandem serfiraz-ı evliyâ Abdülcebbar Tahirî’nin elin alub yanına getürüb, eline bir bıçak virüb, ol dahi yetmiş kez Şeyh Nusret boğazına çaldı. Asla kesmedi.

Ve dahi nakil şöyledir ki, Abdülmütekebbir dirler, bir aziz vardı. Şeyh Nusret katına gelüb bana Musa Peygamber’in mucizatından keramet göster didi. Heman serfiraz-ı evliyâ elindeki asâya nazar eyledi. Fi hâl ejderha oldı. Bir saatten yine asâ oldı.

Ve dahi nakil şöyledir ki, Şeyh Nusret katına Şeyh Sünuh dirler, bir aziz geldi. Dedi ki, bana İsa Peygamber mucizatından keramet göster, didi. Heman serfiraz-ı evliyâ nalinini geyüb göğe ağdı.

Ve dahi nakildir ki, Abdullah Neczî dirler, bir aziz vardı. Şeyh Nusret katına gelüb bana Davut Peygamber mucizatından keramet göster, didi. Heman serfiraz-ı evliyâ bir pare ham demürü alub ocağa koyub, eline alub, elinde su olub akdı.

Ve dahi nakil şöyledir ki, Abdülhalig Bâki dirler, bir şeyh. Şeyh Nusret katına gelüb Süleyman Peygamber’in mucizatından keramet göster, didi. Heman serfiraz-ı evliyâ Şeyh Nusret Hazretleri’yle binüb havaya ağdı.

Ve dahi nakildir ki, Abdülhalim Çelebi dirler, bir gün Seyyid Nusret’e gelüb, didi ki; bana Zekeriya Peygamber mucizatından bir keramet göster, didi. Heman Seyyid Nasır Abadî Hazretleri kurumuş ağaca nazar idüb yeşil yaprak oldı.

Ve dahi nakil Abdülmusavvir dirler. Seyyid Nasır Abadî katına gelüb bana Cercis (?) Peygamber mucizatından keramet göster, didi. Hemen serfiraz-ı evliyâ demür tarağı alub, kendini şöyle taradı ki eylenmiş güne döndü, bağde yine sıhhat buldu.

Ve dahi Horasan pirlerinden nakil şöyledir ki, Şeyh Nusret Hazretleri her ayın önüne varıncak üzerine dururdu. Allah Allah dirdi. Hazretin ismi şerifleri imad ül Eflâk’a ermişdi.

Horasan pirlerinden nakildir ki, ordan sefer idüb Yemen Vilâyeti’ne geldi. Targatül Ayn ile Yemen’e erişti. Yemen Padişahı’na Mir Said dirler. Hazreti meşayıha itikad idüb, muhabbet gösterdi. Gayet ulu kimse idi. Bu bir kuru ağaca nazar eyledi, yeşil yaprak oldı. Bir vilâyet dahi bu idi ki, padişahın hareminde bir kareveşe nazar eyledi. Lâl oldı. Ve biri dahi bu idi ki, bir bağa nazar eyledi. Ol bağın yaprağı yaz, kış solmadı. Ve ol vilâyete üç nişan koydu.

Mir Said Padişah gönlü itikadı ziyâde ile ve cümle Yemen halkı beyat idüb mürid aldılar. Meşayıha irşad-ı evliyâ-i bildirdi. Der Şeyh şiiri «Halg itdiler anı, Şeyh didiler kim, Fünûnun hali Şeyh.» «Şeyh olmayın bil ki yakin kılur imiş yârin Şeytan Şeyh»

‘Ve galealeyhisselâm yevme ned-u kule ünâsin bi imamihim’ hadisi dahi minel emr-i şiddün leh. Ve bağde Hazret-i Meşayıh Şeyh Nusreddin Veli mûrad idindim ki Şeriat evine gire dervişleri elbette bunda sakin olub birkaç öcak eylik eyle sultanım didiler.

Hazret dahi buyurdu; siz bilürsiz mûradınız, yolunuz işlek takdir görelim başımıza ne gelür, deyû buyurdu. Ol cevabda iken padişahın nedimi bir vezir vardı. Gayetle severdi. Tenha padişahla musahabet iderken didi ki, Padişahım, Hazret-i Meşayıhın ruhanîleri galib oldı. İçerümüzden sada gelürkim Hazret-i Meşayıha padişahın kızını dile deyû. Padişah dahi bu sözü işitincek bizim dahi hatırımızdan böyle geçer deyû buyurdular. Mecliste nice dervişler var idi. Bu ahvali iletüb Şeyh Nusret Hazretleri’ne söylediler. Şeyh dervişin cümlesine siz bilürsüz deyû cevab virdiler.

Var dediler emreyle kızı dileyüb düğün tedarikin görüb, düğün itdiler. Şol kadar kurban nezir geldi ki dervişliğe yarar iş olmadı. Cevab virdi. Hazret-i Meşayıh bihuzur oldı. Nikâhlanub halvet-i has oldı. Nice rüzgârdan sonra Allah Tealâ’nın emriyle bir kız olub Hatun Allah’ın emrine gitti. Hazret-i Evliyâ gayetle acıyub andan dahi sefer idüb Kâbe-i Şerife gelüb, andan Medine-i Münevvere’ye geldi.

Andan Kudüs’ü mübareke gelüb : Kutb-ü Dairetül Vilâyet ve Merkez-i Noktatül Kemalât idfağ vertağ. Kamerül İslâm vel hagigatü veddin Seyyid Nusret beş yıl Kudüs-ü Mübarek’te Kutbül Aktab oldi.

Andan sonra Mansur Dağı’na bi taşa nazar eyledi. Kudret-i İlâhî’den bir su revan oldı. El-an bir kere yılda akar. Ol dahi vilâyettir. Ol zaman Şeyh Esved Baba on beş yaşında idi. Ol zikir olunan pınarın gözü dahi bir günde çıkageldi. Bir vilâyet dahi bu idi.

Andan sonra Şeyh Nusret Erzincan’a kadem bastı. Bir zaman uzlet halk idüb mücavir oldı. Bunda dahi evlenüb, bir kızı oldı. Yine Erzincan’da bir devletlûnun oğluna virdi, buyurdular.

Kızdan aceb şiradlû birer gelse gerektir. Vel hasıl dokuz aydan sonra zuhura geldi. Seyyid Nusret’e iletüb körüncek didi ki; bu terzandı aceb bir şirdir. Deyu başını sıvadı. Bu masum-ı gök şeyhin mübarek lihyesine yapıştı, didi ki : İsmi müsemmasiyle mütabıg buyurdular. Ve bağde Hızır Nebi gelüb hergün Seyyid Nusret’e İlm-i Ledünnî öğretti.

Meşayıhı İzam yedi ilimde mahirdi. Evvelâ Şeriat İlmi’nde, ikinci Tarikat İlmi, üçüncü Marifet İlmi, dördüncü İlm-i Hakikat, beşinci İlm-i Ledün’de, altıncı İlm-i Cifir’de, yedinci İlm-i İhrağ’da. Günlerden bir gün Hızır Aleyhisselâm Bağdad’a Aliyi Aliyyüddine götürüb, hırka geydürüb Kâmil-i Mükemmil oldı.

Seyyid Nasır iken Nusret deyû ad koydı. Seyyid Şeyh Ali, Seyyid Nusret’in hocasıdır. Nakil şöyledir ki, bir gün Seyyid Nusret Abadi Hazretleri kırk dört halifesin seyr idüb. Kazabadün yani Akdağ vesatında olan bir dağ vardır. Ana geldiler. Hazret buyurdu ki varın her biriniz bir taş getürün, didi. Vardılar, halifelerin her birisi bir taş getürdüler. Heman serfiraz-ı evliyâ sima girüb her biriniz taşınızı nerde bulursanız, ol yer size mekân olsun, didi.

Bağde her birisi destur alıb, Şeyh Hasan Halife olub, Horasan ünü elif kisüve geyüb çobanda buldı. Şeyh Halil Hemadani Halife Kemah’da buldı. Şeyh Hacı Halife yemeni on iki elif kisve geyüb, Çorum’da buldı. Şeyh Şazali Halife on iki elif kisve geyüb, İnizi’nde buldı. Çaldam Basmaz İbrahim Halife dokuz elif kisve geyüb Gazabad’da buldı. Kara Yakub Halife Asadırı Ehserisanı on elif kisve geyüb Karahisar’da buldı. Muhammed Halife dokuz elif kisve geyüb Suşehri’nde buldı. Maksut Kulâ Halife dokuz elif kisve geyüb Kuldük’de buldı. Dursun Halife Bağdadî on elif kisve geyüb Kercenis’de buldı. Zekeriya Kilani Halife dokuz elif kisve geyüb Külkü’de buldu. Hacı Hızır Halife dokuz elif kisve geyüb Külkü’de buldı. İlyas Halife ve Nasrullah Halife dokuz elif kisve geyüb Külkü’de buldı. İslâm Halife yemeni dokuz elif kisve geyüb Gölge’de buldı. Diğer İbrahim Halife dokuz elif kisve geyüb Aksaray’da buldı.

Ateş Halife dokuz elif kisve geyüb İspir’de buldu. Çoban Ömer dokuz elif kisve geyüb Suşehri’nde buldı. Bulgur Eken Muhammed Halife on elif kisve geyüb Pasin’de buldu. Esed Halife on elif kisve geyüb Kuruçay’da buldu. Yusuf Halife on elif kisve geyüb Karahisar’da buldı. Süleyman Halife on elif kisve geyüb o da Karahisar’da buldı. Ali Halife on elif kisve geyüb Tercan’da buldı. Ve Seyyid Bayram Halife on elif kisve geyüb Haleb’de buldu. Abdülkerim Halife on elif kisve geyüb Kuyulu Hisar’da buldu. Diğer Muhammed Geylani Halife on elif kisve geyüb Mensur’da buldu. Cemaleddin Halife on elif kisve geyüb Erzincan’da buldı. Hüseyin Halife dokuz elif kisve geyüb Kargı üzerinde buldı.

Fî kerameti Seyyid Nusret Abadi Gaddesallahü sirrehül aziz. Der vilâyeti İsfahan Rûm’dan nazar idüb deryada garg olmuş gemileri deryadan çıkardu. Ve bir vilâyet de bu idi. Ömründe yere tükürmemiş idi. Deva içün bir tarlaya tükürdi. Şimdi tarlanın toprağı her derde devadır.

Ve Akdağ’dan revan oldı. Gaziabad ile Zile vesatında bir yer O mevzidir, dirler.

Nice gün anda sakin oldı. Andan sonra Seyyid Hacı Bayram buyurdular ki; Şeyh Nusret’e süal eyledim ki, Hızır Peygamber dünya mülkünden sizlere ne virdi? Hazreti Şeyh Nusret buyurdular ki, Horasan’dan attığımız ok ol nehr-i cari kurbündedir. Ana garibtir, varın bulun, didi. Vardık dı buyurdukları yerde bulduk. Gördük bir dut ağacı imiş, bir yanı yeşermiş bir yanı durmayub yanar. Geldiler, cevab virdiler Hazrete girincek sizin deyû buyurdu. Eman sultanım ol yer cümle kara çaluluktur, ormandır, didi. Buyurdu ki Allah’ın emriyle yerinden gider. Vardık, gördük orman gidüb düz yazu olmuş. Gelüb Hazret-i Meşayıh’a söyledik. Elhamdülillahi Rabbil Âlemin dedi.

Bu musahabette iken buyurdular ki; bu vilâyetin hasadı yetmiş ne aceb biçerler, deyû buyurdu. Hacı Bayram Çelebi buyurdu ki Sultanım, siz himmet itseniz olmaz mı ola, didiler. Meşayıh Hazretleri buyurdu, nola?.. didi. Andan sonra bir nice gün geçti. Bu söz husulinde buyurdular ki, sabahın herkes mahsulünü harmanında buldı. Bu kerameti görüb cümle beyat ittiler. Her derviş kudreti yettiği kadar dünya cem idüb mülklerinde yer.

Hazreti Şeyh Nusrettin batının beûde batnın evlâdü za'kürine vakt eyledi. Andan gelüb Çifteler üzerinde kalan kaldı, galmayan kendü ile bile gitti. İsa Sağira gitdiler. Nice müddet anda sakin oldular. Ve bağdehu andan Oknan nam gariyyeye gitdiler var didiler.

Bir gün Hazreti Meşayıh bir nice dervişler seyran idüb gezerken dervişlere ateş yakın buyurdu. Gülbenk idelim odun tutuşturub yakdılar. Çatlamağa başladı. Hazret gazaba gelüb Ya sen hareket ettin, Ya yer, dedi. Yanan odun ki çatlamadan fariğ oldu. Ve bağdehü Acıpınar'a gelüb Karayün nam gariyyeye gidelüm didiler. Revan oldular, giderken bir sahraya uğrayub, didiler. Sultanım öğlenin vakti oldu, lâkin su bulunmaz, didiler.

Hazret-i Şeyh buyurdu ki, İnayet-i Hak olursa su buluna, deyû mübarek âsasın yere vurdu. Bir pınardır revan oldu. Bir kurumuş ardıca dahi hırkasın örtüb bir dalcağızı yeşerdi, meyver virdi. Andan Şeyh Nusret Hazretleri buyurdu ki, her kim bunun yemişinden yese Cuma gicesi helâli ile ikişer rik'at nemaz kılub, Keçen selefi evliyânın ve bizim ruhumuza bağışlaya bir kurban ocağımıza virüb bir Ferman-ı Hûda evlâd müyesser ola deyû buyurdu.

Ve bağde andan revan olub Şeyh Köyü'ne geldiler. Nice zaman anda oldular. Bir gün dervişlerle sohbet ederken gazaba gelüb inkârın hali budur deyû bir nâra attı. Nedir Sultanım diyince varın şol kayayı görün dedi. Vardılar, gördüler kırmızı kana boyamış gelüb süal edemediler. Kendüler cevab virüb; Yemen Padişahı evliyâyı inkâra geldiğinde cakırı kayaya çalındı, deyû buyurdu.

Halife ki varub mezkûr kaya kana bulanmış ziyâde ile havf itdiler. Yine revan olub Ahmed Köyü'ne geldiler, suları kalmadı. Abdest almak murat itdiler, su yoktur Sultanım didiler. Hacı Bayram Halife Efendi'ye söyleyin nice yerlerde himmet eyledi. Himmet berekâtından murad bahş oldular, deyû tazarru eylediler. Hazret-i Meşayıh'a ahvali bildürdüler. Hazret nola, didi. Cümle halife gelsün, biz düa idelim, siz âmin diyin. Ola ki İlham-ı Rabbanî olub, su revan oldu. Andan nida eylediler cümle dervişler, halifeler gelüb âsasın kapub düa eyledi. Amin didiler.

Bi izmillâh su akub revan oldu. Ziyâde kümrah oldu. Sultanım eyü değirmen yeridir deyû sevk eylediler. Halife mahalli tenasüb gördüler. Velhasıl bir nice gün eğlenüb bir zemandan sonra dört kimse bûdala kısmından vardı. Birinin adı Tayfur, birinin adı Ebûl Hayr, birinin adı da Demhayr, birinin Yevmühayr.

Bir nice müddet anda gülbenk eylediler. Sema iderlerdi. Bir gün Yevmü Hayr Dede didi. Erenler Tayfur ile bizim ahir ömrümüz oldu. Bunda didi. Hazret-i Meşayıh'a böyle didiler. Hazret dahi gerçektir deyû buyurdu. Velhasıl iki gün yatub üçüncü gün Allah'ın emrine gittiler. Yevmü Hayr Dede didi ki, bizim ahdimiz vardır. Sultanım yalancılardan olduk, dedi.

Hazret-i Meşayıh düa kıldı. Vâdiniz gerçek ola didi. Heman serfiraz-ı evliyâ elin kaldırub düa idincek evmi Hayr Dede vefat eyledi. Rahmetullahi aleyhi böyle olıncak hazret andan göçüb revan oldı. Şeyhler nam gariyyeye geldiler. Nice müddet anda oldular. Hasan ve Saru Saltuk ve habibena Seyyid Hasan seğdi kızından idi. Ve Saru Saltık Yemen Vilâyeti'nde padişah kızı Yüsağ'den idi. Vâlidesinin ismi Sakıbe idi. Ve Habib Ata Horasan'dan Abdülcemil kızından idi.

Vâlidesinin ismi Mahiye idi. Ve Seyyid Hasan vâlidesi vilâyete kadem rencide kaldıklarında hayatta idi. Zahide kadın ve Saru Saltık vâlidesinden gayirnerha enane idi. Büdalalardan üç kimse vefat eyledi. Birisi Kudsüddin, birisi Sadettin, birisi dahi Nasrüddin. Şeyhler Sarayı'nda vefat etdi. Rahmetullahi Aleyh.

Ve kırk dört halife ve otuz yedi büdalalar kalkub Amasya'ya revan oldı. Büdalanın birine Yurğa ve birisine Ahmed ve birisine Kadri ve birisine Tisuddin ve birisine Kutbüddin ve birisine Keyfü ve birisine Esrarülabid ve birisine Nureddin ve birisine Kasım ve birine Kâzım ve birine Mezid ve birine Şems ve birine Ulviddin ve birine Seyfeddin ve birine Feyzuddin ve birine Tefarihi Zat ve birine Musa ve birine Kibri ve birine Muhammed ve birine Sunhullah ve birine Ihlasüddin ve birine İsa ve birine Kemalüddin ve birine İlyas ve birine Hayrüddin ve birine Abdülmenaf ve birine Abdülhay ve birine Abdülbaki ve birine Cemalüddin ve birine Muşlihiddin ve birine Hızır ve bu kadar halifeler otuz büdala ile revan oldular.

Velhasıl Amasya'ya varub Tevhıd Rabbi ile girüb cümle şehir kavmi garşulayub, muhabbet gösterüb. Çün sabah yine cem olub, nemaz kılub, tevhid olunub, işraktan sonra Hacı Bayram halife, Şehri Halife Efendi Hazretleri bize nasihat eyleyüb didiler, varub anlar da Sultanım isterler deyû buyurdu.

Efendi nola, didi. Varub içerü şehir câmii şerifinde Fürsî (Farisî) nasihat itdi. Ve bir kimse meal almadılar. Öyle olunca yarın vaz-ı nasihat cem olub Arabî nasihat eyledi. Yine meal almadılar. Elbette bize yarin Türki nasihat eylesün didiler. Velhasıl böyle nasihat eyledi ki ciğerler büryan oldu.

Şehir gavmi cümle birleşüb didiler. Hazret-i Meşayih bir keramet izhar eylesün. Varub bir demürden örs getürüb üzerine çıkub ezan okudu. Hemen su olub revan oldu. Ve bir dahi didiler. Saru Kızaca ana ile bir kazanda kaynatub kazanın kapağın açub bir elma kız oğlana atar, oğlan kıza atar.

Bu kerameti görüb itikadları ziyâde oldu. Valhasıl nice zaman anda eğlenüb, kalkub Aksaray'a gitmek mürad eyledi. Ol vakit dervişlerden Ahmed Dede ve Sadeddin Dede Dar-ı Fena'dan, Dar-ı Beka'ya intikal idüb. Galü inna lillahi ve inna ileyhi raciûn.

Andan Şeyhler Sarayı'na geldiler. Anda dahi bir zaman sakin olub yine revan olub Karayün nam gariyyeye geldiler. Seyyid Abid dirler, bir ulu kimse. Seyyid Hasan anın Şemsi adlu bir kızı var idi. Andan iki kızı Hazret'in anda olmuştu. Ve biri Abdülhannan Vecib Ata, Karayün nam gariyyeye geldi. Anda vefat eyledi.

Oğulcuğu Abdülhannan alub Aksaray'a geldiler. Ve Ateş Halife dahi anda vefat eyledi. Andan sonra cümle halifeler kalkub, her birisi mekânına gitdiler. Bir nice dervişler Meşayıh-ı İzam Hazretleri'yle anda gelüb nasihata başladılar. Dervişler Şeriat ahudin bildürmeye başladı ki ol zemandan berû Tarik-ı Evliyâ sürüb gelür.

DER BEYAN-I RAHMETULLAHİ ALEYH SÜLÛK-İ HAZRET-İ ŞEYH NUSRET

Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri, Şeyh Nusret Hazretleri'ne bir gün İlm-i Cifir okurken,
Hızır Nebi gelüb Bağdad'dan Şeyh Ali İzzüddin getürüb Hırka geydirdi.
Ve dahi Kemer bağladı. Kâmil-i Mükemmil oldu.
Şeyh Ali orada, Şeyh Nusret'e divan durdu.


15 Şehr-i Şevval 1344 (١٣٤٤)
Temmet

Kâtibine her kim iderse düa
Ol mahşerde Şefiı Mustafa

Ketebehül Fakiri ilâ Rabbihil Kadir Mustafa Fahri.
Gafarallahülehu Veli ihvanihi (müslimin ve nalallahü Şefaatel Mustafa ve
Şeyh Nusret Kaddesallahü Sirrahül Aziz.

22 Eylül 2011 Perşembe

Zile Şeyhnusrettin Köyü

Şeyhnusrettin, Tokat ilinin Zile ilçesine bağlı bir köydür.
Tarihi
Köyün adının nereden geldiği ve geçmişi hakkında edinilen bilgiye göre; Köy ismini bir rivayete göre köy Camii içerisinde türbesi bulunan Şeyhnusrettin Hazretlerinin köyün bulunduğu mevkiye gelmesi ve daha sonra burada hakkın rahmetine kavuşmasından sonra, köy ismini Şeyhnusrettin Hazretlerinden almıştır.Köyün şuanki ismi Şeyhnusrettin köyüdür.Köye Şeyhnusrettin Hazretlerini ziyaret etmek amacı ile çok sayıda insan gelmektedir.Köy halkı geçimini tarım ve hayvancılıktan sağlamakta olup düzlük verimli arazisi vardır.Şeyhnusrettin köyü Zile ilçesine çok yakın yeşil ve şirin bir köydür.Köy halkının hemen, hemen hepsi akrabadır.Köy halkının %99'u okur yazardır.
Kültür
Köyün gelenek ve görenekleri insan yapısı tam bir Anadolu insan karakteristiği taşımaktadır.İnsanı misafir perver ve sıcaktır.Köyde yapılan düğünler Cuma öğle saatlerinde başlar cumartesi hamam ve pazar günü gelin alma ile sonlanır. Başladığı günden bittiği güne kadar gelen misafirlere yemek ikram edilir.
Coğrafya
Tokat iline 74 km, Zile ilçesine 7 km uzaklıktadır.
İklim
Köyün iklimi, Karadeniz iklimi etki alanı içerisindedir.
Ekonomi
Köyün ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır.
Muhtarlık
Yerleşim yerinin köy tüzel kişiliği alması ile birlikte köyün tüzel kişiliğini temsil etmesi için köy muhtarlık seçimleri de yapılmaktadır.
Seçildikleri yıllara göre köy muhtarları:

2009 - Alper KELEŞ
2004 - İbrahim ÇİÇEK
1999 - Hüseyin KAPLAN
1994 - Hüseyin KAPLAN
1989 - Hüseyin KAPLAN
1984 - Hüseyin KAPLAN
Altyapı bilgileri
Köyde, ilköğretim okulu yoktur fakat taşımalı eğitimden yararlanılmaktadır. Köyün içme suyu şebekesi vardır ancak kanalizasyon şebekesi yoktur. PTT şubesi yoktur ancak PTT acentesi vardır. Sağlık ocağı ve sağlık evi yoktur. Köye ayrıca ulaşımı sağlayan yol asfalt olup köyde elektrik ve sabit telefon vardır.

20 Eylül 2011 Salı

ŞEYH NUSRETTİN HAZRETLERİ VE TÜRBESİ

Bildiri : Araştırma Görevlisi Halit ÇAL

Zile'nin yakınındaki Şeyh Nusrettin (Tekke) Köyü'nde bulunmaktadır.1 İnşa tarihi belli değildir. Türbe halk arasında Şeyh Nusret (Nusreddin) Türbesi olarak bilinmektedir. H. 754/M. 1353, H. 770/M. 1368 ve H. 792/M. 1389 tarihli üç vakfiyeye ait suretlerde Şeyh Nusret bin Hamza zaviyesine vakfedilen yerlerden söz edilmektedir2. Ancak türbedeki mezar taşında Şeyh Nasıreddin yazılıdır. Bu ismin zamanla halk arasında Şeyh Nusret veya Nusreddin diye kullanılmaya başlandığını düşünebiliriz.

Kayıtlarda 1691 yılında göçebe Türkmenlerin iskanı ile ilgili olarak Nusratlı Köyü'nün bu tarihte oturulamayacak kadar harap olduğu yazılıdır3. 1855 senesinde İbrahim Dedezade Hüseyin Ağa tarafından tamir ettirildiği türbe içindeki kalemişi kitâbede kayıtlı olan eserin en son 1978 yılında tekrar onarıldığını, kapısı üzerindeki kitabeden anlıyoruz.

Türbe, batı tarafındaki câmi ile birlikte biraz aralıklı yerleşen iki yapıdan meydana gelen küçük bir külliyenin parçası gibi bir konuma sahiptir4 (Şek. 1). Câmi ile türbe arasında türbenin güney duvarından itibaren uzanan bir duvar, câminin doğu duvarına bitişerek kısmî bir beraberlik te sağlar5.

Kubbe, sekizgen kasnak üzerine oturmakta ve kurşunla kaplandığı için inşa malzemesi anlaşılamamaktadır. Kasnağın kubbe eteğine rastlayan üst kenarlarında duvarlardan hafifçe taşıntı yapan şimdiki hali ile betonla yenilenmiş düz bir saçak çıkıntısı dolaşmaktadır. Kasnak ile kübik gövdenin arasında kalan köşelerde ortaya çıkan üçgen bölümler, hafif meyilli çatı şeklinde bir sistem ile kapatılmış, üzerleri bir beton tabakası ile kaplanmış olup bu bölümlerde de iki cepheye doğru taşıntı yapan saçak çıkıntısı bulunmaktadır.

Cephelerden doğudaki, kübik kuruluştan biraz daha alt kademede yüksekliğe sahip bir duvarla kuzeye doğru uzanır. Esas yapı cephesi simetri ekseni üzerine ve alt hizası, yapının yan yüksekliğinden itibaren başlayacak şekilde yaklaşık tambura kadar uzanan sivri kemerli ince uzun bir pencere açıklığına sahiptir. Yekpare blok taşın oyularak pencere açıklığı haline sokulduğu görülmekle beraber, pencere açıklığının alt tarafı duvar örgüsü ile meydana getirilmiştir. Pencerenin oyulduğu düzgün yüzeyli taşın çevresindeki duvar örgüsü genellikle moloz taş olmakla birlikte, köşe bağlantılarda kaba yönü bloklar da kullanılmıştır.

Cephenin kuzeye doğru daha alt kademede devamını sağlayan duvar yüzeyinde, sonradan yapıldığı anlaşılan dikdörtgen formda basit bir kapı açıklığı bulunmaktadır. Türbe cephesinde görülen iki sıra tuğla hatıl, derz hizası bozulmaksızın bu kapıya doğru devam etmekte ve dolayısıyla bu bölüme kadar olan duvar örgüsünün bozulmadan günümüze kadar geldiği anlaşılmaktadır (Res. 1), (Plân 1). Ancak kapıdan itibaren devam ettiği görülen duvarın gerek malzemesi ve gerekse duvar örgüsü farklılaşarak yenilendiği ortaya çıkmaktadır. Duvarın orijinal kabul edilecek kısmı üstünde, türbe yapısına doğru yükselen bir meyille, kiremitle kaplı çatı bulunmaktadır

Güney cephe ana kompozisyon itibarı ile doğu cephenin tekrarı niteliğindedir. Doğu cephede gördüğümüz pencere ile eş yükseklikte ve yine yekpare taştan oyulmuş bir pencere açıklığı, cephe ortasında yer almaktadır. Gerek duvar örgüsü ve gerekse tuğla hatıl, doğudaki cephe ile bu yüzde de devam ettirilmiştir. Bu cephenin devamı gibi görünen, ancak hafifçe içerde 'kalan, geç dönemde yenilendiğini düşündüğümüz duvar da, câminin doğu duvarına dik olarak birleşecek şekilde câmiye kadar kesintisiz olarak devam etmektedir.

Yapının kuzeyinde, türbenin doğu yanındaki duvar uzantısına açılan kapıdan içeri girildikten sonra görülebilen ve dıştan bakıldığında kiremit kaplı çatının örttüğü beş sütunlu bir reva'k bulunmaktadır [Şek. 1). Kapı açıklığından itibaren türbeye kadar uzanan duvarın iç yüzünde bu revaka bakan ve yerden yaklaşık 50 - 60 cm yükseklikte dikdörtgen bir niş yer almaktadır. Duvarın iç yüzü ile birlikte tamamen sıvandığı görülen bu nişin herhangi bir süs unsuru yoktur.

Türbenin kuzey batı köşesinden başlayan bir duvar da câminin doğu duvarına dik doğrultuda uzanarak türbe ile aynı genişlikte bir mekânı sınırlandırmaktadır. Sonradan yapıldığı anlaşılan bu mekânın içerisinde de türbenin batı cephesi kalmıştır. Ancak bu bölüme girildiğinde görülebilen batı cephedeki duvar örgüsü, diğer cephelerdeki özellikleri ile devam etmekle birlikte burada doğu ve güney cephelerde gördüğümüz pencere bulunmamaktadır. Buna karşılık yaklaşık olarak cephe ortasına rastlamakla birlikte kuzeye doğru, eksenden kaymış derince bir niş fark edilmektedir. Taban seviyesine yakın görünmekle beraber zemini dolu olduğu için seviyesini tam anlayamadığımız bu nişin aslında bir kapı açıklığı veya pencere olabileceği ya da şimdiki görüntüsü gibi niş olduğunu kesinlikte söylememiz, sondaj niteliğinde bazı araştırmalar gerektirdiğinden şimdilik mümkün değildir.

Kuzeydeki revakın gerisinde kalan cephe, duvar örgüsü bakımından diğer üç cephede gördüğümüz özelliklere sahiptir. Cephenin eksenine göre batı yarısına kaymış dikdörtgen bir pencere açıklığı duvarın alt seviyesine oldukça yakın bir biçimde yerleştirilmiştir. Herhangi bir dekoratif unsur taşmaz. Cephenin doğu ucunda yapının basık kemerli girişi bulunmaktadır. Düzgün kesme taşlarla örülen kapı çevresi, bu taşların yüzeyine işlenerek elde edilen profiller ile dikdörtgen bir çerçeve içine alınmış ve bu çerçeve içine alınmış yüzeyde, duvardan sathî bir birinti yapmıştır.

Revak sütunları üstüne, doğu-batı doğrultusunda uzanan kalın bir ahşap kiriş uzatılarak, dıştan kiremitle kaplı çatı şeklinde, içte ise düz ahşap tavan biçimindeki örtü sistemi oturtulmuştur. Tavan kirişi, doğu uçta türbenin devamı şeklindeki duvara bitişik ahşap bir ayağa, batı uçta ise kısa bir duvar içinden yükselen betonarme kolona bindirilerek düz tavanın duvarlar dışında kalan bölümünü taşımaktadır.

Sütunlar câmi ile türbe arasındaki muhdes duvar cephesinin önündeki yüksekçe bir plâtformun kenarına, kara plânlı alçak kaideler üstünde sıralanmışlardır. Bu kaideden itibaren çapı gittikçe daralarak silindirik gövdeye geçişi sağlayan bir taban üstündeki sütunlardan batıdaki ikisi daha basit görünüşlü, beyaz boyalı ve muhtemelen orijinal olmayan birer unsurdur. Doğudaki diğer ikisi ise aynı karakterde başlıklara sahip birer sütundur. Sütun başlıkları gövdeden itibaren sekizgen başlamakta, yan yüksekliğinden itibaren ise aynı karakterde başlıklara sahip birer sütundur. Sütun başlıkları gövdeden itibaren sekizgen başlamakta, yarı yüksekliğinden itibaren ise köşelerde içbükey kavisli birer pah ile üstte kare forma dönüşerek biraz geniş bir üst tabla meydana getirmektedir. Sütun başlıkları üstünde, baş aşağı bir trapez formunda, ahşap birer yastık bulunmakta ve üstüne de kiriş oturmaktadır.

Sütun başlıkları ile kiriş arasında yer alan trapez biçimindeki iri ahşap bloklardan yapılan ahşap yastıklarla kirişin bağlantısını sağlayan bir ara bölüm halindeki ikinci bir yastık söz konusu olmakla birlikte, yüzeyi tahta levhalarla kaplandığı için niteliği ve malzemesi anlaşılmaktadır.

Başlıklar üstünde iri bir blok teşkil eden trapez biçimindeki yastıkların görülen cephelerinin farklı biçimlerde geometrik biçimlere yer verilerek süslendiği görülür. Sathi bir rölyef meydana getiren bu süslemeler, doğu uçtaki sütun yastığının kuzey - dışa bakan - yüzünde yatay görünüşlü dikdörtgen bir çerçeve oluşturan kazıma konturlarla kuşatılmıştır. Bu çerçeve içerisinde esas motifleri daire ve baklava dilimi meydana getiren hatlardan oluşan bir geometrik geçme sistemi sonucunda, bir kısmı düz kenarlı ve büyük, diğer bir kısmı ise bu hatların kesişme noktalarında dairelerin oluşturduğu kavisli çizgiler arasında kalan baklava dilimi formunda bir kompozisyonun tekrarı ile süslenmiştir. Yastığın doğu yüzünde, düşey karakterde, kenar çizgileri baskı aradaki yüzeyler ise kazıma tekniği ile yapılmış zikzak motifleri işlenmiştir.

Batı yüzde, satıh, iç kısımları biraz daha derin, çok küçük üçgenlerin tekrarlanmasından meydana gelmiştir. Bu satıh üzerinde yastığın üst seviyesinde, ortada kenar çizgileri kazıma tekniği ile yapılmış sivri ucu aşağıda bir üçgen, bu üçgenin sivri ucunun hemen iki yanında yine düz satıhlı birer üçgen, bunların üzerinde ve ortadaki büyük üçgenin yanlarında daha küçük, geniş kısımları birbirine bakan ikişer üçgen daha verilmiştir. Yastığın en alt kenarını düz satıhlı bir bant sınırlamakta, bu bant ile üstteki motifler topluluğu arasında kalan kısımda da çok küçük, düz kazınmış altıgenler serpiştirilmiştir.

Batı uçtaki sütun yastığının ön (kuzey) yüzünde daire şeklinde bir rozet bulunmaktadır. Bu madalyonun içi, yüzeyden hafif taşkın ensiz şeritlerle oluşturulan ve eşdeğerde birbirini kesen dairelerle doldurulmuştur. Bu dairelerin merkezi, kesişmelerle elde edilen her bir kolu bombeli bir beşgen meydana getirmektedir. Yastığın arka (güney) yüzünde, ön yüzdeki gibi sathî, daire şeklinde düzenleme vardır. Dairenin içi on kollu yıldız geçmesiyle doldurulmuştur. Yıldızların kolları iki kenarı kontrolü ensiz şeritlerle sınırlanmıştır. Bu şeritlerle çevreleyen yıldız kollarının içinde, konturlarla altı köşeli, yıldızların merkezinde ve yıldızların birleşme noktalarında da beş köşeli yıldız motifleri görülmektedir.

Batı uçtaki sütun yastığı güney yüzündeki süsleme, revak doğu duvarına bitişik olan ahşap sütun yastığının batı cephesinde tekrar edilmiştir.

İç mekânda kare plânlı hacmi örten tek kubbe için, pandantifli geçiş kullanılmış ve yapı içine üç sanduka yerleştirilmiştir. Kubbeyi taşıyan basık görünüşlü dört sivri kemer, üzengi noktalarına kadar duvardan hafif taşıntılı inşa edilmişler ve her cephede âdeta sathî birer niş elde edilerek içerde bir hareketlilik sağlanmıştır. Yapıda, güney duvarında iki, doğu duvarında bir tane olmak üzere üç niş, kuzeyde ise bunlarla aynı seviyede bir pencere açıklığı yerleştirilmiştir. Cephelerdeki sathî kemerlerin üzengilerine göre biraz daha altta kalan dikdörtgen formlu bu nişlerden güneydeki ikisi simetrik biçimde köselere doğru yaklaştırılmış, doğudaki ise yapı ekseninde yer almıştır. Yapıda, beden duvarları yüksekliğinin yaklaşık ortasındaki bir noktada doğu ile batı duvarı arasına ahşap bir gergi kiriş uzatılmıştır.

Bu unsurlar dışında mimarî bakımdan sade olan duvar yüzeyleri ve örtü sisteminin tamamen sıvandığı ve kalem işi süsleme yapıldığı görülmektedir.

İç Mekânda Tezyinat : İç mekânda görülen kalemişi tezyinat yapıdaki yerine göre a) kubbe, b) pandatifler, c) cephelerde olmak üzere başlıca üç bölümde toplanmıştır.

a) Kubbe : Kubbe göbeğinde ve kubbe eteğinde süslemeye yer verilmiştir. Göbekte, daire şeklindeki kompozisyonun içinde pastel mavi tonları ile yapılmış, tekrarlanan «C-S» kıvrımları vardır. Bir kısmı silinmiş olan süslemede «C-S» kıvrımlarının içi yer yer kırmızıyla, çoğunlukla mavi tonları ile boyanmıştır. Bu daire, başak şeklinde uzantılarla biten yarı daire kavislerin eksenlerinde birbirine geçerek kesiksiz devam ettiği biri kırmızı diğeri mavi renkli iki kuşağın meydana getirdiği frizle çerçevelenir .Kubbe eteğinde, kıvrık çizgilerle armuda benzer motiflerden meydana gelen kuşağın büyük kısmı silinmiştir. Kubbe eteğini alttan göbekteki başak motifine eş bir friz kuşatır.

b) Pandantifler : Kuzey-batıdaki pandantifte «C» ve«S» şeklinde soyut kıvrım dallardan oluşan barok kompozisyonlar görülmektedir. Pandantifin yüzeyine uydurularak kabaca bir üçgen teşkil eden süslemede üst iki köşeden kanat gibi çıkan, ana kompozisyonla farklı üslupta, biraz daha realist yaprak ve çiçek motifleri vardır. Kompozisyonun alt ucundan ve bununla aynı hizada üstünden meşe yaprağına benzer birer yaprak çıkmaktadır. Alttaki yaprağın ucundan yeşil yapraklı iki nar sarmaktadır. Tezyinatın tam ortasındaki dairevî madalyon içine Arap harfleri ile «Ali radyallahu anh» yazılıdır. Kompozisyonda kıvrım dallar pastel kırmızı ve mavi tonları ile boyalıdır (Res. 3). Pandantifin içbükey üçgen şeklindeki yüzeyinin iki yan kenarı, ucunda küçük kırmızı bir çiçeği olan, başağı benzer bir motifin ardarda sıralanması ile meydana getirilmiş şeritle, üst kenarı ise kubbe eteğini alttan kuşatan süs şeridi ile çevrilidir (Res. 33)6.

Kuzeydoğu pandantifi renk ve düzenleme bakımından kuzeybatı pandantifi ile hemen hemen aynıdır. Yalnız en alttaki yaprağın ucunda sallanan meyva, bunda yoktur. Ancak sıvanan kısımdan anlaşıldığı kadarıyla burada da kompozisyon tamamen silinerek yerine bugünkü tezyinat yapılmıştır. Ortadaki madalyon içinde «Osman radyallahu anh» yazılıdır.

Güney-Doğu pandantifindeki süsleme, sözünü ettiğimiz diğer iki kompozisyonla, esas olarak aynıdır. Yalnız burada renklerde değişme vardır. Canlı mavi ile verilen kısımların içi pastel kırmızı tonları ile doldurulmuştur. Öbürlerine göre ilk bakışta açık seçik, anlaşılır bir düzenleme vardır. En alttaki yapraktan bu kez küçük bir karpuz ve salatalık sarkmaktadır. Ortadaki madalyonda «Ömer radyallahu anh» yazılıdır.

Güney-batı pandantifindeki süslemenin büyük kısmı silinmiştir. Ancak ortada «Ebubekir radıyallahu anh» yazılı madalyon ile sağ alt köşede bir kısım kıvrım dallar kalmıştır. En alttaki yapraktan burada bir armut sarkmaktadır. (Res. ) Kalan kısmından anlaşıldığı kadarıyla renk olarak güney-doğu pandantifi ile eştir.
c) Cepheler : Türbede dört cephede de, kubbeyi taşıyan sivri kemer üzengi noktalarını, pandantif kenarlarını kuşatan başağa benzer motifli şeklin bir benzerinden oluşan yatay ince bir şerit birleştirir. Motifler yayvan bir «S» şeklinde kıvrımlıdır. Bu hattın altında kalan yüzeyler yeşil renk ile tamamen boyanmıştır.

Batı cephede, kemer kavsini iki yandan ince birer şerit sınırlar. Şeritlerde siyah zemin üzerine bir kolu beyaz diğer kolu kırmızı olmak üzere art arda sıralanmış «V» şeklinde bir motifin tekrarıyla meydana gelen süs frizi bulunmaktadır. İki şerit tarafından sınırlanan kemer alnında pandantiflerdeki ile benzer karakterde, uçları palmet ve karanfile benzer çiçeklerle son bulan kıvrım dallarının tekrarı ile elde edilen girift bir bezeme yer alır. Motifler beyaz renk zemin üzerine canlı mavi ile işlenmiştir.

Kemer kavsi ile kemer üzengisi arasında kalan yüzeyde, altta yan yana beş, üstte yine yan yana ve aynı seviyede üç tasvir bulunmaktadır. Alt sırada, ortadan itibaren yukarı çıktıkça küçülen, uçları yuvarlaklaştırılmış üst üste sekiz tane enine dikdörtgen şerit bulunur. Kemer alınlığının yaklaşık yarı yüksekliğindeki bu sekiz şeritte, alttan birinci ve dördüncü katlarda zemin kırmızı iki, üç, altı ve yedincide açık mavi, beş ve sekizincide diğerlerine göre biraz daha koyu mavidir. Bu zeminler üzerinde, kökü en üst katta dal ve yaprakları aşağı doğru bütün katları dolaşan Turba ağacı tasvir edilmiştir. Sekiz katlı kompozisyon, dokuz bombeli sütun tarafından taşınan sekiz kemer gözü üzerine oturmaktadır. Koyu mavi renkle yapılan kemer dizisinde sütunlar alttan bir çizgi ile birleştirilmiştir. Kemer gözlerinde, soldan itibaren bir, üç, beş ve yedincisinde geniş ağızlı bir sürahi karakterinde birer kazan yer almaktadır.

Kazanların üzerinden iki ucu kemer dizisinden taşarak aşağı inen dar bir şerit geçmektedir. Bu kemer dizisinin altında ve aynı boyda «S» kıvrımlı. kıvrımın kavisli yüzleri içinde çiçek motifleri bulunan bitkisel kompozisyonlu bir kuşak yer alır. Genel tasvirin etrafına Osmanlıca açıklayıcı yazılar yazılarak ne yapıldığı ortaya konulmuştur. Kemer dizisinin üzerindeki sekiz katın her birinin sağ tarafında birinci, ikinci kat diye sekizinci kata kadar yazılmıştır. Sekizinci katın tepesinde ise «Haza’l Cennat» = (Bu Cennet’tir) yazılıdır. Kemer gözlerinden geçen dar şeridin sağ tarafında «Haza'l Sırat» = (Bu Sırat, sol tarafından «Köprüsüdür» yazılıdır. Köprünün altındaki kazanlar, Cehennem kazanları olsa gerektir (Res. 4).

Cennet-Cehennem tasvirinin hemen kuzeyinde, tek gövdeden çıkan üç kollu bir şekil vardır. Gövde kısmını teşkil eden ince şerit, Cennet’in alttan üçüncü katı köşesinden çıkmakta, dördüncü katın üst seviyesi hizasında gövdeden biraz daha ince üç kola ayrılmaktadır. Gövde pastel mavi, üç koldan ortadaki kırmızı, yanlardakiler açık gri renklidirler. Ortadaki kolun üzerinde «Haza'l Vahid» yazısı okunmaktadır (Res. 5).

Kemer alınlığının ortasındaki bu ana kompozisyonun kuzeyinde ve kemer üzengi noktalarını birleştiren kuşaktan oluşan zeminin üzerinde simetrik bir tasvir grubu vardır. Ortada, demin sözünü ettiğimiz üç kollu şeklin biraz daha büyüğü, yanlarda bitişik denecek kadar birbirine yakın birer minber, birer ağaç, birer vaiz kürsüsü görülmektedir (Res. 45). Ortadaki üç kollu şeklin kolları arasında «.Elhamdülillah! Rabbüalemin BismilIahirrahmanirrahim, Lâ İlahe İllallah Muhammeden Resul'allah» yazılmıştır.

Şeklin iki yanındaki minberler, üç kollu şekilde gövdeden kolların ayrıldığı noktaya kadar yükselmektedir. Minberlerden soldakinin aynalığı kırmızı, sağdaki ise gri renklidir. Burada ikili perspektif uygulaması görülmektedir. Seyirci minberlere yan cepheden baktığı halde giriş kısımları ön cepheden verilmiştir. Üç kanatlı vaiz kürsülerinde, ahşap iskelet mavi çizgilerle vaiz kürsülerinin arasında üç kollu şeklin üst kısımlarına kadar yükselen ağaçlar ince uzun gövdeli, yelpazeye benzer yapraklıdır. Bu minberli, vaiz kürsülü kompozisyonun sağında ve en kuzey uçta bir manzara tasviri görülür. Fırça vuruşları ile yapılmış üçlü tepe silsilesinden ortadaki üzerinde, ortada yelpazeye benzer yapraklı ağaç, iki yanında daha küçük birer selvi, soldaki tepecik üzerinde üçü de yelpazeye benzer yapraklı aynı kompozisyon, tepenin arkasından çıkan hepsinden büyük bir salkım söğüt, sağ uçtaki tepecik üzerinde ise çok küçük bir ağaç tasviri görülür.

Duvarda alt sırada, ortadaki Cennet-Cehennem tasvirinden itibaren güneye doğru şamdan ve hemen üzerinde bir terazi onun da üzerinde kûfî yazı panosu, şamdanın yanında bir manzara tasviri görülmektedir (Res. 4). Üç dilimli kemer seklinde bir kaidesi olan şamdanın ince gövdesi üç boğumludur ve ucu lâle biçimindedir. Şamdanda zemin kiremit kırmızısı olup üzerinde beyaz benekler bulunmaktadır. Şamdanın üzerindeki terazinin tutulacak kısmı, lâle motiflerinin hemen üzerindedir. Terazinin kefeleri, üstünde beyaz benekler bulunan kırmızı boyalı, diğer aksamları ise uçuk mavi renklidir. Terazide, sağ kefe içindeki siyah bir yuvarlak yüzünden ağır basmaktadır7.

Terazinin üzerinde dikdörtgen çerçeve içine alınmış panoda kûfî harflerle beyaz zemin üzerine mavi renklerle «Lâ İlâhe İllallah Muhammeden Resulallah» yazılıdır. Bu büyük panonun altında, enine dikdörtgen bir şerit içinde silik bir yazı ile «Yâ Hazret-i Şeyh Nasreddin Kaddesallahü Sırreh'ul Azîz» yazısı okunmaktadır. Dikdörtgen panonun üzerinde stilize yapraklardan oluşan bir süsleme vardır. Terazi ve Şamdan motifinin güneyinde –solunda - fırça vuruşları ile yapılmış ve acemice gölgelemeye gidilmiş tepe silsilesi üzerinde salkım söğütler, serviler ve yelpazeye benzer yapraklı ağaçlar vardır. Burada perspektif kurallarına bir parça uyulduğu görülür. Büyük salkım söğütlerin yanındaki serviler daha küçüktür. Servilerin yanlarında da daha küçük ağaççıklar bulunmaktadır. Yalnız burada büyük ağaçlar çok büyük, küçükler de çok küçüktür. Yani boyutlar arasında orantı yoktur.


Batı duvarında üst sıradaki üç tasvirden ortadaki ve bu duvara atılan ahşap gergi ile alttaki Cennet - Cehennem tasvirinin üzerindekini, sapları birbirine bakan ters dönmüş baş aşağı iki bastona benzer şekil sınırlamaktadır. İki şekil üstten «C» kıvrımları ile bir kemer kavisi halinde birleştirilmiştir. Bunlardan en tepedeki «C» motifinden zincire bağlı kırmızı renkli bir derviş sikkesi sarkmaktadır. Sikkenin altında yelpazeye benzer yapraklı bir ağaç, yanlarda ikişer tane servi resmedilmiştir (Res. 4).

Bu tasvirin güneyinde - solunda - şematik üç tepecikten ortadakinin üzerinde iri bir armut ağacı vardır. Pastel mavi tonları ile yapılmış ağaç ve yaprakların yanında armutlar kirli sarı renktedir. Ağacın iki yanında ve diğer iki tepeciğin üstünde çok küçük birer servi görülür. Üç tasvirden kuzey - sağı - uçtakinde yine benzer şekilde bir ağaç bulunmaktadır. Yaprakları zeytin yaprağına benzeyen ağacın çivit mavisi renkte üzüm salkımı gibi meyveleri vardır.

Güney duvarında kemer kavsini dıştan, batı yüzündeki ile eş bir kuşağın çevirmesine karşılık içten batı kemer alnındakine benzer, zemin üzerine mavi ile karınlarından narlar çıkan «S» kıvrımlı bir şerit kuşatır. İkisi arasında kalan alanda kirli yeşil zemin üzerine beyaz renkle, uçlarından çıkan menekşe, kasımpatı ve lâleye benzer çiçekleri karın boşluklarını dolduran ve sürekli devam eden «C-S» kıvrımlı kompozisyon işlenmiştir. Kemerin kilit taşı yeri üzerinde yuvarlak madalyon içinde «Tamiri 1272» yazılıdır. Burada dikkati çeken batı kemer kavisindeki süsleme ile bu motifler arasında bir üslup farkı olmasıdır.

Duvar yüzeyindeki tasvirler yine iki sıra şeklinde düzenlenmiştir. Üst sırada pencerenin iki yanında birer ağaç, altta ortada, cepheyi büyük ölçüde dolduran ve üstteki ağaçlı kompozisyonların alt seviyeleri ile aynı noktada biten Kâbe tasviri vardır. Bu tasvirin iki yanında yatay bir hat üzerinde sıralanmış derviş sikkeleri görülür. Enine dikdörtgen biçimli genel düzenlemenin ortasında yer alan Kâbe'yi dört taraftan kubbelerle örtülü revak sırası kuşaktır. Sol ve arka revak sırasında, birer tane köşelerde, birer tane ortada olmak üzere beş tane üç şerefeli sivri külâhlı klâsik Osmanlı minaresi yerleştirilmiştir. Sağdaki revak dizisi arka revak dizisi ile birleşmeyip yarım kalmakta, aradaki boşluğun bitişiğinde de dört duvarla çevrelenmiş kare bir alan bulunmaktadır. Bu kare alanın girişi ön cepheden olup arka cephesinden yine iki şerefeli bir minare yükselmektedir.

Sağ revak dizisinin hemen yanından kare alana kadar uzanan bir duvarın önünde bu sefer kaidesi de belirtilmiş, deminkilerle eş bir minare vardır. Revak dizisinden Kâbe'ye geçiş, ön kısmın sağ köşesindeki basık kemerli ve bir kanadı açık dört basamakla çıkılan kapıdan sağlanır. Ortada çokgen prizmal gövdeli ve siyah renkli Kâbe görülür8. Kâbe yatay beyaz bir kuşakla ikiye bölünmüştür. Tasvirin üzerinde «Haza Beytullah» = (Allah'ın Evi) yazılıdır. Kâbe resminin yaklaşık kuzey-batı ve güney-doğu çaprazında birer tane tek kubbeli dört sütunlu baldaken, kalan iki çapraz köşede çokgen prizmal gövdeli düz damlı birer yapı yer almaktadır. Ön revak sırasının arkasında ve ortada yine çokgen prizmal bir bina, solunda ise aynalığı ve külâhı kırmızı, diğer aksamı mavi boyalı bir minber bulunur (Res. 6).

Tasvirde acemi perspektif uygulama çabaları görülmektedir. Seyirci Kâbe'ye tepeden ve sağ çaprazdan bakmaktadır. Fakat ön revak dizisi yan ve arka revaklardan daha küçüktür. Yine ön revak dizisi ile sol revak dizisi iyi birleştirilememiştir. Bu durum tasvirin önündeki avlu duvarında daha açık görülmektedir. Duvar genel olarak ön cepheden verildiği halde, kırılma yapması gereken yerlerde âdeta zikzaklar çizmektedir (Res. 6). Bahçe duvarının sağ köşesi içinde tek kubbesi, şerefesi ve zarif minaresi ile kare prizmal gövdeli bir mescit görünür. Avlu duvarının ortasında bir yerden, Kâbe ön revak sırası ortasına çıkan, iki sütunlu yuvarlak kemerli girişe sahip yedi basamaklı merdiven bulunmaktadır.

Genel kompozisyonda, merkezdeki bu Kâbe tasvirinin dört tarafına, zeminsiz manzara grupları serpiştirilmiştir. Bunlar birbirlerinin aynı olmamakla beraber şöyledirler: Sırtlan koyu konturlarla verilmiş tepe silsilecikleri üzerinde irili ufaklı serviler, yelpazeye benzer yapraklı ağaçlar, salkım söğütler ve bu ağaçların altında kırmızı kiremitli bir kaç ev. Aralara ısrarla çok sayıda yerleştirilen kuyular bir şeyin sembolü olsa gerektir. Kompozisyonda genel olarak beyaz zemin üzerine pastel mavi tonları yer yer kırmızı kullanılmıştır.

Büyük panonun doğusunda altı tane derviş sikkesi yer almaktadır. Hafifçe öne doğru kalkmış durumdadırlar. Sağ baştan ikincisi üzerine bir kuşak dolanmıştır. Panonun batısında aynı kompozisyon tekrar edilmiştir. Yalnız bu defa arkaya doğru kalkık verilmişlerdir. Herhangi birisinin üzerinde de kuşak sarılı değildir. Bunların hangi tarikata ait olduğu tam olarak anlaşılamamaktadır. İlk bakışta Mevlevî sikkelerine benzemektedirler. Ancak Şeyh Nasreddin'in Bektaşi Şeyhi olması ve buna benzer başlıkların Bektaşilerde de görülmesi ikinci ihtimali kuvvetli kılmaktadır9. Başlıklar beyaz zemin üzerine mavi tonları ile boyanmıştır. Silintilerden bunların altında ve etrafında başka süslemelerin mevcut olduğu, onların silinerek yerlerine bunların yapıldığı anlaşılmaktadır.

Güney duvarındaki pencerenin iki yanında ve alttaki büyük Kâbe tasvirinin iki köşesi üzerindeki kompozisyon birbirinin eşidir. Tek fark batıdakinin elma, doğudakinin nar olmasıdır. Ağaçlar dört tepecikten ibaret bir zemin üzerindedir. İki yanlarında, batıdakinde yelpazeye benzer yapraklı, doğudakinde servi olmak üzere birer küçük ağaççık bulunur. Büyük ağacın dibinde yere düşmüş iki meyve görülür. Bu manzarada şimdiye kadar gördüklerimizden farklı bir uygulama vardır. Zemini oluşturan tepeciklerin önünde stilize «C» kıvrımları ile sınırlanmış bir göl ya da deniz parçası manzaraya derinlik katmaktadır. Bu etkiyi tepeciklerin üzerine belli belirsiz çekilmiş ufuk çizgisi daha kuvvetlendirmektedir. .Güney duvarındaki tek pencerenin kemer kavisi üzerinde kıvrım dallardan oluşan soyut bir süsleme bulunmaktadır. Bunun ortasındaki yuvarlak madalyon içinde «Allah Celle Celalûhû», Arap harfleri ile yazılıdır.

Doğu duvarındaki kemer alındığında, altta solda bir şehir manzarası, ortada tamir kitabesi sağında -güney- baldaken yapı tasviri bulunmaktadır. Üstte yapı ekseni üzerine yerleştirilmiş tek pencerenin iki yanında da birer manzara vardır.

Tek kubbe ile örtülü baldaken yapı, kesme taş malzemeli yüksekçe bir kaide üzerine oturmaktadır. Baldakenin içinde, sağ ucunda sarığı olan büyükçe bir sanduka görülür. Kubbeye bağlı zincirden bir fener sarkmaktadır. Fenerle sanduka arasında Arap harfleri ile «Seyyid Ahmed Rafia Kaddesallahü Sırrehu'l A'bdî» yazılıdır. Baldakenin sağ tarafından dışarı doğru birbirine paralel iki sancak çıkmaktadır. Türbenin iki yanında, türbenin kaidesine oturan iki uzun kıvrık dal üzerinde birer börk asılıdır. Börklerden soldakinin yanında «Tac-ı Hilâl» yazısı okunur. Kullanılan renkler pastel mavi tonlarıdır.

Ortadaki tamir kitabesi, mavi renkli soyut «C» ve «S» kıvrımlarıyla yuvarlak kemerli pencere şekli içine alınmıştır. En tepedeki «C» kıvrımının üzerindeki bir vazo içinde nispeten realist karanfile benzer çiçekler ve yapraklar bulunmaktadır. Kitabenin iki yanından çıkan «S» kıvrımlarından oluşmuş dalların ucunda solda bir armut sarkmaktadır. Sağ daldaki silinmiştir. Ancak kalan yaprağına bakarak bunun bir elma olduğunu söyleyebiliriz.

Kitabe kırmızı zemin üzerine beyazla altı sıra halinde yazılıdır.

1 - Merhum ve
2 - Mağfurun leh
3 - İbrahim Dede
4 - Zâde tamir
5 – Hüseyin
6 – Ağa 1272 (M. 1855)

Kitabenin hemen altındaki oval panoda ise daha basit ve küçük harflerle : Sevvedahü Arapzâde Emin Usta Gafara Allahu sene 1275 (M. 1858) yazılıdır.

Kitabenin hemen altındaki tasvir silinmiştir. Kitabenin sol altında bir şehir manzarası görülmektedir. Şehrin önündeki denizde (?] bir kayık vardır. Kıyıda beş sütunla taşınan dört kemer gözlü revnak dizisi yer alır. Revak dizisinin sağında kıyıdan merdivenle çıkılan iki katlı, katlar 'boyunca yükselen abideyi girişe sahip bir yapı görülür. Daha arka plânda ise tek kubbeli, iki şerefeli bir minareye sahip câmi bulunmaktadır. Bu taş yapıların etrafına çatılarından ağaçlar çıkan şematik evler serpiştirilmiştir. Şehir manzarası ile kitabe arasına dilimli bir bektaşi tacı yerleştirilmiştir.

Pencerenin iki yanındaki ağaç tasvirleri güney duvardakilerle benzerdir. Burada, güneydeki kiraz kuzeydeki elma ağacıdır. Yine ağaçların dibinde yere düşmüş ikişer meyve görülür. Yalnız tepeciklerin altı düz bir çizgi ile sınırlanmış olup önlerinde deniz manzarası yoktur.

Kuzey duvarında kemer alnı, batı kemer alnı ile eş düzenlenmiştir. Orada motiflerin beyaz zemin üzerine mavi ile verilmesine karşılık burada kırmızı renk kullanılmıştır.

Kuzey duvarında, girişin batısında kemer alınlığının ortasına yerleştirilmiş büyükçe bir câmi tasviri bulunmaktadır. Câminin önündeki minik tepecikler ve üzerindeki şematik ağaçlarla süslenmiş bahçede bir baldaken türbe görülür. Bahçeye giriş bağımsız yapı gibi duran dört kapıdan sağlanmaktadır. Şematik, derinliksiz minyatür üslubu burada daha belirgindir. Ağaçların boyutları birbiri ile çok oransızdır. Büyükler çok büyük, küçükler çok küçüktür.


Câmide ise perspektif kurallarına hiç uyulmadığı görülür. Ana kubbe, üçer küçük kubbe ile örtülmüş ardarda iki mekân ve son cemaat yeri olarak düşünebileceğimiz revak dizileri hep alt alta yerleştirilmiştir. Bu câmi kütlesini iki yandan zemine kadar inen ve küçük birer girişi olan ağırlık kuleleri sınırlamaktadır. Bu iki ağırlık kulesinin üzerinden iki ağırlık kulesi daha yükselmektedir. Ağırlık kulelerinin iki yanında câmiye geçişi sağlayan, sivil yapı görünümünde iki giriş kısmı vardır. Bunların üzerinde ve ağırlık kulelerinin iki yanındaki çıkıntılardan .ikişer şerefeli iki minare yükselmektedir. 9. Resim. Çok kısıtlı renklerle yapılmış tasvirde, mavi tonları ve yer yer kırmızı kullanılmıştır.

Büyük câmi tasvirinin batısında, altındaki İki kordondan birinde tuğ sallanan saat bulunur. Saat tasvirinin yanında mavi püsküllü iki fes vardır

Câmi tasvirinin doğusundaki ve girişin üzerindeki sathi niş içinde bir kale resmedilmiştir. Üzerindeki burçları ile çok şematik verilen kale, kabaca sivri ucu önde bir «V» biçimindedir. İçinde çeşitli evler ve ağaççıklar vardır. Kalenin hemen yanında ise namlusu silinmiş, top olarak kabul edilebilecek iki tekerlek görülmektedir.

Türbenin içindeki üç sandukada, mezar taşlarına göre Şeyh Nasreddin, Abdülhannan oğlu Seyyid Mehmet ve Abdülhannan kızı Siret Hatun yatmaktadır. Kuzeyden güneye doğru mezar taşları şöyledir :

1 - İlk mezar taşında yazılar iki sıra halinde tertip edilmiştir. Yazıların üzerinde bir palmet motifi görülür.

a) Tuvuffiye't el merhuma Siret
b) bint-i Abdülhannan

2 - İkinci mezar taşında dikdörtgen kütle üçgen bir tepelikle taçlanır. Mezar taşının kenarlarını ve satır aralarını ensiz düz bir kuşak çevreler. Yazılar dört sıra halindedir.

a) Maşallah
b) El merhum el mağfur
c) Şeyh Nasıreddin
d) Nevverallahü kabre hüma

3 - Üçüncü mezar taşı ilk mezar taşı ile aynı formdadır. Mezar taşını ve satır aralarını ensiz dar bir kuşak çevreler. Tepelik kısmındaki palmet motifi de aynı ustanın elinden çıkmış gibidir. Yazılar iki sıra halinde tertip edilmiştir (11. Resim).

a) Tuvuffi Seyyid Mehmed
b) İbn-i Abdülhannan

ŞEYH NASREDDİN TÜRBESİ’NİN
ANADOLU TÜRBE MİMARİSİ İÇİNDEKİ YERİ

a - MİMARÎ

İslâm Mimarisi içinde ilk olarak 9. yy. içinde ortaya çıkan türbeler, önceleri oldukça az sayıda görülmektedir. Türbelerin islâm dünyasında başlı başına bir yapı türü haline gelmesi, Türklerin Müslümanlığı kabul etmeleriyle birlikte Karamanlılar zamanında gerçekleşmiştir. Türkler’in Anadolu'ya gelmeden önceki ilk türbeleri 10. yy.’a tarihlenmektedir. Türkistan ve İran'daki Türk mimarisinin diğer yapı tipleri içinde en bol uygulanma, alanı bulan ve zengin 'bir çeşitlilik gösteren örnekleri türbe yapılarıdır. Bu yapılar arasında görülen çeşitli plân tiplerinden biri olan kare plân uygulanmasına Türk - İslâm dünyasının ilk türbelerinde de rastlanılmaktadır10.

Anadolu Türbe Mimarisi’nde 13. yy.’dan itibaren kare prizmal gövdeli örnekler de görülmektedir. Kare plânlı gövde üzerine doğrudan veya bir kasnakla tek kubbe oturtulması 13. yy. sonlarından itibaren fazlalaşmaktadır11. Anadolu'da kare gövdenin üst örtüsü ve bu örtüye geçişte farklı denemeler yapılmıştır.

Anadolu'da Selçuklu Dönemi kubbeli kübik türbeleri Konya Hoca Fakih (M. 122112, Antalya Şeyh Şücaeddin (M. 1238)13. Antalya Ahi Yusuf (M. 1249)14, Develi Seyyidi Şerif (M. 1296)15,

Konya Evhadüddin Kirmani (13. yy. sonu)16, Konya Mursaman (13. yy. sonları)17, Konya Şeyh Alaman (13. yy. sonları)18 ve Turhal Mehmet Dede (M. 1301)19 Türbeleri’dir.

Beylikler Dönemi’nden ise Develi Hızır İlyas (14. yy, ilk yarısı)20, Kırşehir Âşık Paşa (1322)21, Birgi Aydınoğlu (M. 1334)22, Tire Süleyman Şah (M. 1349)23, Konya Akşehir Maruf Köyü Şeyh Hasan (M. 1370)24, Konya Şeyh Şücaeddin (1349 veya 16. yy.)25, Bursa Çoban Beyi (14. yy.)26, Konya Turgutoğulları (M. 1435)27, Bursa Abdal Mehmet (15. yy.)28 ve Konya Emir İshak Bey (1505)29 Türbeleri bilinmektedir.

Anadolu Selçuklu Dönemi kubbeli kübik türbelerinde kademeli ve orantılı yükselişi ile bir türbe havasını daha çok yansıtan Konya Hoca Fakih Türbesi ve kubbesi ile çatı ile örtülü Antalya Şeyh Şücaeddin Türbesi dışında kalan diğer eserlerin biçimlenişleri hemen hemen aynıdır. Kübik gövde üzerine gövde ile yaklaşık eş yükseklikte sivrice bir kubbe oturmaktadır. Kasnak kullanılmamıştır. Düşey ve yatay hareketler yaklaşık eş ağırlıktadır. Kubbeye geçiş sistemi dört tanesinde üçgen (Konya Hoca Fakih, Konya Şeyh Alaman, Develi Seyidi Şerif, Turhal Mehmet Dede Türbeleri), üç tanesinde tromp (Antalya. Şeyh Şücaeddin, Antalya Ahi Yusuf ve Konya Hoca Cihan – Mursaman Türbeleri), bir tanesinde (Konya Evhadüddin Kirmani Türbesi) pandantiftir. Malzemede düzgün kesme taş, moloz taş ve tuğla kullanımı ortalama aynı miktardadır.

Bu kubbeli kübik türbelerin, çağdaşları kubbeli kübik mescitlerden mimarî bakımdan fazlaca bir farkları yoktur. Konya'da Abdülmümin (M. 1275), Beyhekim Mescidi (13. yy. ikinci yarısı), ile

Hacı Feruh (1215), Beşarebey (1216), Sırçalı Mescit gibi örneklerde gövde ile kubbenin yaklaşık eşdeğerde yükselmesi ve malzeme itibariyle bu türbelerle aynı mimarî özelliklere sahiptir30.

Beylikler Dönemi kubbeli kübik türbelerinde ise yeni denemeler görülmektedir. Aynı tipteki Selçuklu türbelerinin aksine, kasnak artık yaygın biçimde kullanılmaya başlamıştır. Kırşehir Âşık Paşa, Birgi Aydınoğlu, Tire Süleyman Şah, Konya Şeyh Şücaeddin, Bursa Abdal Mehmet Türbeleri'nde sekizgen, Akşehir Maruf Köyü Şeyh Hasan Türbesi'nde ise onikigen kasnak bulunmaktadır.

Beylikler Devri mimarisinde genel olarak yeni denemeler görülmekle birlikte bazı bölgelerde geleneksel tipler de muhafaza edilmiştir. Konumuzla ilgili olarak Konya Turgutoğulları, Konya Emir İshak Bey, Develi Hızır İlyas ve Bursa Çoban Bey Türbelerinde kasnak kullanılmayışı yanı sıra yatay ve düzey hareketlerin dengelenmesi bakımından da Selçuklu kubbeli kübik türbe geleneğinin 14. ve 15. yy.'larda sürdürüldüğü görülmektedir.

Kırşehir Âşık Paşa ve Tire Süleyman Şah türbeleri yüksek sekizgen kasnakları ile Selçuklu Dönemi türbe tiplerini hatırlatırken, Konya Şeyh Şücaeddin, Bursa Abdal Mehmet, Birgi Aydınoğlu Mehmet Bey Türbeleri nispeten kısa sekizgen kasnakları üzerine oturan basık kubbeleri ile gövde - örtü ilişkisi açısından klâsik Osmanlı türbelerinin dış biçimlenişinin de öncüsü gibidirler. Malzemede ise giderek kesme taş ağırlık kazanmaktadır.


Zile Şeyh Nasreddin Türbesi de moloz taş malzemeyle inşa edilen kübik bir yapıdır. Kubbe, gövde köşelerinin pahlanması ile elde edilmiş sekizgen bir kasnak üzerine oturmakta ve içten de pandantifle geçiş sağlanmaktadır. Beylikler Dönemi türbelerinin çoğunda kübik gövde üzerine ikinci bir eleman şeklinde kasnak yerleştirildikten sonra kubbe oturtulmaktadır. Şeyh Nasreddin Türbesi'ndeki gibi yapının dört köşesinin pahlanmasıyla gövdenin kesintisiz bir devamı şeklindeki kasnak uygulaması da yaygın olarak 15. yy. yapılarında karşımıza çıkar. Türbeler arasında kubbeye geçiş sisteminde pandantif kullanılışı, Selçuklular Devri'nde tarihlenen Konya Evhadüdin Kirmanı Türbesi'nde ilk olarak karşımıza çıkmaktadır31. Beylikler Dönemi'nde ise türbelerle birlikte diğer yapı tiplerinde pandantif kullanılmasının giderek artışı dikkat çekmektedir.

Daha önce, Şeyh Nusret Zaviyesi'ne ait en eski vakfiye suretinin M. 1353 yılına ait olduğunu söylemiştik. Kaynaklarda Eretna Emîri Ali Bey'in 1380 senesinde Artukâbâd'dan Şeyh Nusret yolunu takip ederek Kazabâd'a (Kazova'ya) gittiği belirtilmektedir32. 1387 yılında da iktidar mücadelesinde Kadı Burhaneddin Ahmed'e yenilen Emir Ahmed ve Taceddin'in, Kadı Burhaneddin'e sulh ricacısı olarak «... o zaman Danişmendiye vilâyetinde nüfuz sahibi olan Şeyh Nusret'in oğlunu» gönderdikleri bilinmektedir33. Konumuz olan Şeyh Nusret Zaviyesi'nin ve dolayısı ile Şeyh Nusret'in bu yörede etkili olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü aynı tarihlerden Zile Yeşilce Köyü Şeyh Eylük Zaviyesi'ne bir köyün gelirinin bir kısmı vakfedilirken, Şeyh Nusret Zaviyesi'ne biri Amasya'da diğerleri Zile'de olmak üzere onbir köyün gelirinin bir kısmı vakfedilmiştir34. Aynı bölgede, aynı tarihlerde bu kadar meşhur iki Şeyh Nusret olması ihtimali çok zayıftır. Biz, her iki Şeyh Nusret'in aynı kişi olduğu kanaatindeyiz. Bu durumda, 1387 yılında oğlu sağ olan, zaviyesine ait en erken vakfiye 1353 yılma ait olan Şeyh Nusret'in türbesinin 14. yy. ortasına tarihlenebileceğini düşünüyoruz. Eser, malzeme, ölçü ve kubbeye geçişi ile Selçuklu kare plânlı türbelerinden çok Beylikler Dönemi türbelerine benzemekte, ancak özellikle kasnak biçimlenişi ile onlardan da ayrılmaktadır.

b - TEZYİNAT

Türk Sanatı'nda, kalemişi denilen teknikle yapılan duvar resimlerine, 18. yy. sonlarından itibaren rastlanılmaktadır36. Bir kısmı minyatür geleneğini yaşatan, bir kısmı ise Avrupa etkisi ile yapılmış bu resimler daha çok ev, saray gibi sivil mimarî ile câmi gibi dinî mimarîde görülmektedir. Anadolu türbelerinde duvar resmi yaygın bir uygulama değildir. Bilinen örneklerden biri Kayseri Karakaya Köyü Türbesi37, diğeri İznik Kırgızlar Türbesi'dir38. Bunlarda da çok az bir yer tutmaktadır. Bu yüzden Şeyh Nusret Türbesi hem türbe olması hem de değişik ve çok sayıda tasvir sunması bakımından ilgi çekicidir.

Duvar resimleri konusunu ilk defa sistemli bir şekilde tanıtan R. Arık bunları konularına göre :

a - Manzara tasvirleri, b - Tek yapı tasvirleri, c - Tek gemi tasviri, d - Natürmortlar, e - Sembolik motifler, f - İnsan ve hayvan figürleri diye gruplandırmıştır39.

Şeyh Nusret Türbesi'ndeki duvar resimlerini konularına göre;

a - Tek câmi ve baldaken türbe, b - Şehir manzarası, c - Manzara, d - Kâbe ve Mekke, e - Sembolik tasvirler olarak gruplandırabiliriz. Bu gruplar üzerine bir şeyler söylemeden önce sanatçı konusunu incelemekte fayda görmekteyiz. Anadolu'da yapılan duvar resimlerinin yaratıcıları ne yazık ki bilinmemektedir. Yaptıkları eserlerin altına imzasını atan sadece iki sanatçı vardır; Ali Miralaygil ve Zileli Emin40.

Ali Miralaygil'in tek örnekte imzasının bulunmasına karşılık41, Şeyh Nusret Türbesi doğu duvarındaki tamir kitabesinin altında, daha önce Merzifon Kara Mustafa Paşa Câmii Şadırvanında42 ve Merzifon Sofular Câmisi'nde imzasını bulduğumuz43 Zileli Emin'in ismi okunmaktadır. Gerçi üstâd ismini ilk iki örnekte açıkça «Zileli Emin» diye yazmış olmasına rağmen örneğimizdeki tamir kitabesinin altında, daha küçük harflerle «Arapzade Emin Usta» ibaresi okunmaktadır. Fakat resimlerdeki teknik ve düzenleme özellikleri, Arapzade Emin Usta ile Zileli Emin'in aynı kişi olduğunda şüphe bırakmamaktadır.

Şeyh Nasreddin [Nusret) Türbesi'ndeki tasvirler bir sanatçı imzası taşıyan dördüncü örnek olarak önem kazanmaktadır. Merzifon'daki resimlerin 1875'de yapılmış olmasına karşılık bu türbedeki resimler 1858 yılına aittir ve Zileli Emin'in bilinen en eski resimleri olarak ta değerlidir.

Zileli Emin'in, imzasıyla tanıdığımız dört eserdeki tasvirlerinden başka teknik ve kompozisyon özelliklerine bakarak üstadın yapmış olduğu ileri sürülen Zile Musa Fakih Türbesi44. Amasya II. Bayezid Külliyesi Şadırvanı45, Amasya Gümüşlü Câmisi46, Merzifon Paşa Câmisi ve Tokat Yağcıoğlu Konağı47 resimleri ile, bizzat inceleme fırsatı bulduğumuz Zile Yeşilce Köyü Şeyh Eyük Türbesi, Tokat Latifoğlu Konağı ve Tokat Madımaklar Evi48 Zileli Emin'in üslûbunu yansıtmaktadır.

Şeyh Nasreddin Türbesi'ndeki kalemişlerinde tam olarak açıklayamadığımız bir şey vardır : Pandantiflerde yer alan süslemelerdeki renk, duvarlardaki tasvirlere göre daha canlıdır. Gerçi türbedeki bütün tasvirler daha evvelki resimlerin silinmesinden sonra yapılmıştır. Ancak yine de bu renk farkı, Zileli Emin'den sonraki bir tarihte pandantiflerde ikinci bir yenilemenin yapılmış olabileceği ihtimalini akla getirmektedir.

a - Tek Câmi Tasviri :

Tek câmi tasviri, duvar resimlerinin en çok sevilen motiflerinden biridir. Bazılarının altında isimleri de yazılı olarak genellikle İstanbul'daki büyük câmilerin tasvirlerine, bu tür bezeme taşıyan örneklerin çoğunda rastlanılmaktadır. Yozgat Çapanoğlu Câmisi (1801), Sandıklı Ulu Câmisi (1780), Denizli Acıpayam Yazır Köyü Câmisi (1802), Tavşanlı Kurşunlu Câmisi (1813), Merzifon Kara Mustafa Paşa Câmisi (1875), Amasya Gümüşlü Câmisi (19. yy. son çeyreği), Beyşehir Çavuş Köyü Câmisi, Priştine Sultan Câmisi, Arnavutluk Berat Şehri Bekçiler Câmisi bu örneklerden bazılarıdır49.

Şeyh Nusret Türbesi'ndeki câmiye en çok benzeyeni, R. Arık'ın isabetli bir yaklaşımla Zileli Emin tarafından yapıldığını öne sürdüğü, Amasya Gümüşlü Câmisi'ndeki câmi tasviridir50. Her iki resim aynı olmamakla birlikte üslûp, renkler ve bahçe düzenlenişi iki resmin de Zileli Emin'in elinden çıktığını göstermektedir. Amasya örneği Zileli Emin'in daha geç fakat daha olgun bir eseridir. Bu yöredeki tek câmi resimleri içinde en primitif uygulama Musa Fakih Türbesi'ndekidir. Burada bütün mekânlar birbirinden âdeta kesin çizgilerle ayrılmıştır ve hepsi üst üste dizilmişlerdir. Şeyh Nasreddin Türbesi'ndeki uygulama bunun daha gelişmiş bir şeklidir.

Zile Musa Fakîh Türbesi Tokat Lâtifoğulları Konağı'ndaki câmi tasviri, Zileli Emin'in yapmış olduğu Merzifon Kara Mustafa Paşa Câmii Şadırvanı ile Şeyh Nasreddin Türbesi'ndeki câmilerden, daha çok birincisine yakındır. Hatta perspektif kurallarına daha fazla uygundur. Ağaçların ana seması aynı olmakla birlikte yaprakları; üstadın bilinen eserlerindekilerden daha gerçekçidir.

Tokat Yağcıoğlu Konağı'ndaki câmi resmi mimarî tasvir olarak Kara Mustafa Paşa Câmii Şadırvanı, Şeyh Nasreddin Türbesi ve Lâtifoğulları Konağı'ndakine göre daha çok batı etkilidir. Ancak câminin tepesinden çıkan ağaçlar Lâtifoğulları Konağı'ndaki hariç, diğerleri ile aynıdır.

Tokat Madımaklar Evi'ndeki câmi ise altı minaresi ile Sultan Ahmet Câmisi olmalıdır. Minareler ve câminin tepesinden çıkan ağaçların yapısı, Zileli Emin'in üslûbuna uymaktadır. Ancak üstadın açık imzası ile bilinen iki örneğindeki câmilere göre daha ayrıntılı işlenişi ile, bir başka sanatkârın varlığı hakkında soru işareti bırakmaktadır. Tek câmi motiflerinin duvar resimlerinden sonra, yaygın olarak mezar taşlarında, sebil ve çeşmelerde zengin bir çeşitlilikle kullanıldığı görülmektedir51.

b - Şehir Manzarası :

Belli bir yerin tasviri niteliğindeki şehir manzaraları da duvar resimlerinde sık işlenen bir konudur. Genellikle İstanbul tasvir edilir. Bunun yanı sıra neresi olduğu tam anlaşılamayan örnekler de çoktur. Birgi Çakırağa Konağı (19. yy. ikinci yarısı), Datça Mehmet Ali Konağı (1801), Merzifon Kara Mustafa Paşa Câmii Şadırvanı (1875), Yenişehir Şemaki Evi (19. yy. sonu), aynı tarihlerden Elazığ Hüseynik Köyü'ndeki bir evde bulunan resimler belli bir yörenin tasvirleridirler. Bunlardan başka İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda I. Abdülhamit döneminden II. Mahmud devri sonuna kadar yapılan çok sayıdaki duvar resmi; Kavafyan Konağı, Emirgan Şerifler Yalısı, Çengelköy Sadullah Paşa Yalısı, Pavlidis Yalısı, Kanlıca Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı, Üsküdar Atik Vâlide Câmisi Hünkâr mahfelinde, İstanbul Aya İrini Kilisesi, Ayasofya IV. Mehmet Türbesi'ndeki manzara tasvirleri ayrıntılı olarak incelendiği için52, bu resimlerde bazı üslûp farkları olmakla birlikte bunların genel olarak batılı ölçülere yaklaşmaya çalışan, perspektif kurallarına uygun ve erken örneklerden itibaren bir gelişme çizgisi gösterdiklerini söylemekle yetiniyoruz.


Anadolu'dan Bursa Abdal Mehmet Evi (18. yy. sonu), Soma Hızır Bey Câmisi (1792), Bayramiç Hadımoğlu Konağı, Yozgat Başçavuşoğlu Câmisi (1801), Kayseri Karakaya Köyü Türbesi, Antalya Tekelioğlu Evi, Acıpayam Yazır Köyü Câmisi (1802), Milas Bahaeddin Ağa Konağı, Urla Kapan Câmisi Şadırvanı (1834), İzmir Şadırvanaltı Câmisi (1835), Bornova Hüseyin Baba Evi, Amasya II. Bayezid Külliyesi Muvakkithanesi (1340), Muğla Şeyh Köyü Câmisi (1831 - 1896), Sandıklı Ulu Câmisi (1841), Muğla Kurşunlu Câmisi (1853 - 1901), Yozgat Nizamoğlu Konağı (1871), Denizli Tavas Hamamönü Câmisi, Konya Mevlâna Müzesi Şeyh Salonu (1872); Balkanlar'dan Kastoria Nanzi Evi, Karaferye Manolaki Evi, Filibe Nedkovitch Evi, Üsküp Muradiye Câmisi, Manastır İshak Bey Câmisi'ndeki resimler yine Sayın Arık ve Sayın Renda tarafından ayrıntılı olarak incelenmiştir53.

Sıraladığımız örneklerdeki manzaralar birbirinden çok farklı üslûplara sahiptirler. Kronolojik gelişme çizgisi görülmemektedir. Şeyh Nusret Türbesi'ndeki tasvir ve Zileli Emin'in yaptığı Merzifon Kara Mustafa Paşa Şadırvanı'yla üstadın yapmış olması muhtemel Kara Mustafa Paşa Câmisi ile Amasya Gümüşlü Câmisi'ndeki örnekler diğerlerinden belirgin farklarla ayrılmaktadır. Sanatçının Kara Mustafa Paşa Câmisi Şadırvanı kubbe eteğinde yaptığı uzun bir şerit halindeki İstanbul tasvirinin ilk denemelerini Zile'de yaptığını ve bu resmin de İstanbul'u simgelediğini düşünüyoruz.

c - Manzara : Şehir manzaraları için saydığımız eserlerin çoğunda tabiat manzaraları da bulunmaktadır. Özellikle İstanbul eserlerindeki manzaralar büyük ölçüde batı standartlarına uyma çabası içindedirler. Anadolu örnekleri ise yine daha muhafazakâr karakterleridirler. Şeyh Nasreddin Türbesi'ndeki manzara olarak görebileceğimiz tasvirler, çevresiyle ilgisi olmayan tek ya da bir kaç tane büyük ağaç ile şematik evlerden ibarettir. Minyatür geleneğini güçlü bir şekilde sürdürmektedir ve bu üslubuyla da Anadolu'daki benzer örnekler içinde hemen ayrılmaktadır.


Zile Musa Fakîh Türbesi

d - Kâbe ve Mekke Tasvirleri :

Kâbe, Mekke - Medine resimleri, minyatür, duvar resimleri ve çini farklı malzemelerde sevilerek kullanılmıştır. Soma Hızır Bey Câmisi (1791-2), Aydın Koçarlı Cihanoğlu (1834), Muğla Kurşunlu Câmileri'nde (1853) realist olmaya çalışan Mekke - Medine tasvirleri görülmektedir. Şeyh Nusret Türbesi'ndeki örnek ise geç dönemden olmasına rağmen minyatür geleneğine bağlı kalmasıyla dikkati çeker. Dip not 8'de belirtildiği gibi bütün malzemelerde genellikle kare biçiminde resmedilen - ki aslı da öyledir - Kâbe burada çokgen prizmal gövdeli olarak düşünülmüştür. Kâbe'nin çevresinde tasvir edilen bol ağaçlıklı manzaranın da Mekke ile ilgisi yoktur. Yani sanatkâr tamamen kendi hayaline göre resmini çizmiştir. En yakın benzerlerini çini malzemede görmek mümkündür54. Çinilerdeki 19. yy. Kâbe tasvirleri ile Zile örneği benzer üslûptadırlar.

Kendisinden evvel batı etkisiyle yapılmış, perspektif kuralların büyük ölçüde uygulayan resimler olmasına karşılık, Zileli Emin, âdeta bilinçli bir şekilde geleneksel resim sanatımızın kurallarına uymuştur. Bunu diğer örneklerde pek görülmemesine rağmen üstadın İslâm ikonografisine sıkı sıkıya bağlı kalmasında da görmekteyiz.

Baldaken türbe, sanatkârın vazgeçemediği sembollerden biridir. Merzifon Kara Mustafa Paşa Câmisi Şadırvanı'nda kullandığı baldaken türbe hakkında R. Arık, «Merzifon'daki yaşlılar bunun Seyyid Ahmed Rufai'yi sembolize ettiğini söylediklerini» ifade etmektedir55. Şeyh Nasreddin Türbesi doğu duvarındaki baldaken türbe tasvirinin içinde «Seyyid Ahmed Rafia» yazmaktadır. Böylece sanatçının Paşa Câmisi Şadırvanı yanında Zile Şeyh Eyük Türbesi'nde de kullanıldığı sembolün manâsı açıklanmaktadır.

Tanıttığımız örnekle birlikte kesinlik kazanan ikinci sembol «terazi ve Cennet - Cehennem» tasviridir. Batı duvarındaki sekiz katlı Cennet - Cehennem tasvirinde konuyu açıklayıcı yazılar bulunmaktadır. Sanatçı bu resmi Zile Şeyh Musa Fakih Türbesi'nde de yapmıştır (14. Resim). Ancak orada şeklin büyük kısmı silinmiştir. Konunun aynı tarihlerden tek benzer örneği Fethiye Seki Yaylası Tekke Câmisi'nde yer almaktadır. İki pano halindeki resimlerden birinci panoda terazi ve ateş, ikinci panoda ise bu sefer dokuz kat olarak düzenlenmiş Cennet - Cehennem tasviri vardır. Sistem aynıdır; altta Cehennem, üstte Cennet. Ancak burada tuba ağacı yazısından başka açıklayıcı yazı yoktur. Zile örneğine göre motifler çok şematik, renkler ve üslûp farklıdır. R. Arık yine doğru bir yaklaşımla bunun Cennet - Cehennem tasviri olduğunu ifade etmektedir56.

Türbede üç farklı tipte derviş başlığı bulunmaktadır. Bunlardan uzun silindirik olanı, hem Mevlevî57 hem de Bektaşi58 başlığına benzemektedir. Aynı biçimde başlıklara Muhammed Siyahkalem'e atfedilen minyatürlerde de tesadüf edilmektedir59. Tepesi kesilmiş koni şeklindeki başlık, açıkça bir Bektaşi Şeyhi başlığıdır60. Bu yüzden ilk başlık tipinin ve börk tipinde ve yine hangi tarikata ait olduğunu anlayamadığımız başlığın, Bektaşi tarikatına ait olduğunu düşünüyoruz. Türbe güney duvarında belli sayılarla verilen başlıkların tekke hayatı ile ilgili bazı şeyleri - söz gelişi Şeyh ve müridlerini - sembolize ettiği muhakkaktır. Yine simetrik kompozisyon halinde yapılan minber ve vaiz kürsülerinin belli mezhepleri simgelediği düşünülebilir.

FAYDALANILAN KAYNAKLAR

AKSEL, Malik., Anadolu Halk Resimleri, İstanbul, 1960.
ANONİM., Türk Mimarîsinin Gelişimi ve Mimar Sinan, İstanbul, 1975.
ARIK, M. Oluş., Beylikler Devri Sonuna Kadar Anadolu Türbeleri, A.Ü.D.T.C.F. Sanat Tarihi Kürsüsü, Yayımlanmış Doktora Tezi, Ankara, 1962. "Erken Anadolu Türk Mimarisinde Türbe Biçimleri", Anatolia, IX. Sayı, Ankara, 1969, 57 - 100. s.
ARIK, Rüçhan., Batılılaşma Dönemi Anadolu Tasvir Sanatı, Ankara, 1976. "Anadolu'da Bir Halk Ressamı, Zileli Emin", Türkiyemiz, 16. Sayı, İstanbul, 1975, 88 - 113. s.
ASLANAPA, Oktay, Türk Sanatı, I. C., İstanbul, 1972.
AYVERDİ, E. Hakkı., Osmanlı Mimarisinin İlk Devri, 630 - 805 (1230 - 1402), I. C. İstanbul, 1966. Osmanlı Mimarisinde Çelebi ve II. Sultan Murad Devri, İstanbul, 1966.
CANTAY, Gönül., "Zileli Emin Usta'nın Bilinmeyen İki Eseri", Bedrettin Cömert'e Armağan, Ankara, 1980.
CEZAR, Mustafa., 497 - 507. s. Anadolu Öncesi Türklerde Şehircilik ve Mimarlık, İstanbul, 1977.
CİNLİOĞLU, H. Turgut., Osmanhlar Zamanında Tokat, Tokat, 1941.
DEFTER-İ EVKAF-I RUM., Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Arşivi, No. : 583. H. 982.
DİLAVER, Sadi., "Anadolu'da Tek Kubbeli Selçuklu Mescitlerinin Mimarlık Tarihi Yönünden Önemi" Sanat Tarihi Yılhğı, IV. C, İstanbul, 1971, 17 - 28. s.
ERKEN, Sabih., "Türk Çiniciliğinde Kâbe Tasvirleri", Vakıflar Dergisi, IX. C., Ankara, 1971, 297 - 320. s.
ERSOY, Canan., Bektaşilerde Resim Sanatı, A.Ü.D.T.C.F. Sanat Tarih Kürsüsü, Yayımlanmamış Lisans Tezi, Ankara, 1974.
EVLiYA ÇELEBİ (Sad. Tevfik Temelkuran, Necati Aktaş, Mümin Çevik), Evliya Çelebi Seyahatnamesi, 3 - 4. C., İst.
HUSLACK, F.W. (Edited by Margaret Huslack), Christianity And İslam. Under The Şultans, II. C., Oxford, 1929.
KARAMAĞARALI, Beyhan., Üstad Muhammed Siyahkalem'e Atfedilen Minyatürler, Ankara, 1982.
KATOĞLU, Murat., "13. Y. Konyası'nda Bir Câmi Grubunun Plân Tipi ve Son Cemaat Yeri, "Türk Etnografya Dergisi, Ankara, 1967, 81 - 100. s.
KONYALI, İ. Hakkı., Abideleri ve Kitabeleri ile Konya Tarihi, Konya, 1964.
ÖNEY, Gönül., "İran ve Anadolu Selçuklu Türbeleri'nin Mukayesesi", Yıllık Araştırmalar Dergisi, III, Ankara, 1981, 41 - 46. s.
ÖNGE, Yılmaz., "Anadolu Sanatında Câmi Motifi", Önasya 4. C., 38. S., Ankara, 1968, 10 - 11. s.
ÖNKAL, Hakkı., Anadolu Selçuklu Türbeleri, A.Ü. İslâmî İlimler Fak. Yayımlanmamış Doktora Tezi, Erzurum, 1977.
RENDA, Günsel., Batılılaşma Döneminde Türk Resim Sanatı 1700 - 1850, Ankara, 1977. "Amasya II. Bayezid Külliyesindeki Muvakkithane", Sanat Tarihi Yıllığı, VI. C., İstanbul, 1976, 181 - 196. s.
UZLUK, Şahabettin., ÜLGEN, A. Saim., Mevlânâ'nın Ressamları, Konya, 1945, "İznik'te Türk Eserleri", Vakıflar Dergisi, I. C., Ankara, 1938, 83 - 70. s.
YÜCEL, Yaşar., Kadı Burhaneddin Ahmed ve Devleti (1344 - 1398), Ankara, 1970.

DİPNOTLAR :

1 Bu köy halk arasında Tekke Köyü olarak ta bilinmektedir. Evliya Çelebi, Seyahatname, III. C., 879 s.'da Zile'den söz ederken". bağ ve bahçeleri ta Tekke Köyü’ne kadar uzanır" demektedir ki - bugün de Tekke Köyü olarak anılır - burasının şimdiki Şeyh Nusret Köyü olması kuvvetle muhtemeldir. 2. Dip notta da bahsedeceğimiz vakfiye suretlerinden 1481 yılına ait olanında «Aksaray yani Şeyh Nusret karyesine müteallik vakfiye-i şerifedir» ibaresi vardır. Defter-i Evkaf-ı Rum, 49. s.'da Aksaray Köyü’ndeki Şeyh Nusret Zaviyesi belirtilmektedir. Bu bilgilere dayanarak Şeyh Nusret'in ölümünden evvel köyün isminin Aksaray olduğunu, ölümünden sonra ise hatırasına binaen isminin Şeyh Nusret olarak değiştirildiği, bir süre bu iki ismin beraber kullanıldığı, 16. yy.’dan itibaren Aksaray isminin unutularak Tekve veya Şeyh Nusret isimlerinin rağbet gördüğünü söyleyebiliriz.
2 Günümüzde köyde yasayan ve Şeyh Nasreddin'in soyundan olduğunu söyleyen Murat Koçyiğit isimli şahısta 4 vakfiye sureti bulunmaktadır. Suretlerden faydalanma imkânı verdiği için kendisine müteşekkirim. Yukarıda sözü edilen üçünden başka H. 886/M. 1481 yılına ait Suret Hoca Ali İbne-l Faris'in Şeyh Nusret Köyü’ndeki Yakup Paşa Câmisi’ne vakfettiği yerler belirtilmektedir. Bugün köyde türbenin bitişiğinde tek câmi vardır. Bu yapının değişerek günümüze gelebilen Yakup Paşa Câmii olduğunu düşünüyoruz. Bu duruma göre bu yapılar topluluğundan günümüze sadece bir câmi ile türbe kalmıştır.
3 H. Turgut Cinlioğlu, Osmanlar Zamanında Tokat, 13. s.
4 Bkz. 2. Dip not.
5 Evliya Çelebi, a.g.e., 877. s.'da zaviyeden"... Bu Şeyh Nusret-i Hacı Bektaş Veli, Horasan'dan gelmiş ceddimiz Hoca Ahmet Yesevî halifelerinden olup Horasan illerindendir. Tekke Zile vadisinde mamur ve şenlikli imaret, mescit, misafirhaneli bir yerdir. Başı ve ayağı çıplak yetmiş adet fukarası vardır" diye bahsetmektedir. Defter-i Evkaf-ı Rum, 49. s.'da ve 2. dip not'ta söz edilen vakfiyelerde açıkça Şeyh Nusret Zaviyesi belirtilmektedir. Ancak imarete ait bilgi yoktur. Câmi ile türbe arasında kalan mekânın, zaviyenin imarethanesi veya misafirhanesi olduğu kabul edilebilir. Fakat zamanımıza oldukça değişerek gelen ve şimdi bir depo olarak kullanılan bu mekânın hangi fonksiyona hitap ettiği anlaşılamamaktadır. Türbe ile câminin yakın çevresinde zaviyeye ait olabilecek bir yapı kalıntısı da yoktur.
6 Alttaki silintilerden, daha önceki süslemenin tamamen silinerek yerine şimdiki tezyinatın yapıldığı anlaşılmaktadır. Ancak bu yenilemede ana şeklin eskisine benzetilerek tekrar edildiği, uç kısımların ise sonradan eklendiği akla gelmektedir. Çünkü pandantiflerdeki süslemenin renkleri cephelerdekilere göre daha canlıdır. Uç kısımdaki motiflerin renkleri ise cephelerdekilerle aynıdır. Ancak pandantiflerin de yeniden yapıldığı bellidir. Bu durumda aradaki renk farkı bir problem olarak kalmaktadır.
7 İnsanın günah ve sevabının tartıldığı bu terazide sağ kefe ağır basmaktadır. Yani kişinin sevabı fazladır.
8 Aslında kare plânlı ve yaklaşık kübik olan Kâbe burada çokgen yapılmıştır.
9 Bu konuya değerlendirme-kısmında tekrar dönülecektir.
10 Gerek Türkistan ve gerekse İran'daki kare plânlı türbeler hk. ayrıntılı bilgi için bkz. M. Oluş Arık, Beylikler Devri Sonuna Kadar Anadolu Türbeleri, A.Ü.D.T.C.F. Sanat Tarihi Kürsüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara, 1962; M. Oluş Arık, "Erken Anadolu Türk Mimarisinde Türbe Biçimleri", Anatolia, IX. Sayı, Aıık. 1969, 57 - 100. s; O. Aslanapa, Türk Sanatı, I. C., İst. 1972; Anonim, Türk Mimarisinin Gelişimi ve Mimar Sinan, İst. 1975; M. Cezar, Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimarlık, İst. 1977; G. Öney, "İran ve Anadolu Selçuklu Türbelerinin Mukayesesi", Yıllık Araştırmalar Dergisi, III, Ank. 1981, 41 - 66. s.
11 M. Oluş Arık. a.g.m., 57 - 100, s; H. Önkal, Anadolu Selçuklu Türbeleri, A.Ü. İslamî İlimler Fak. Yayınlanmamış Doktora Tezi, Erz. 1977.
12 İ. Hakkı Konyalı, Abideleri ve Kitabeleri İle Konya Tarihi, Konya. 1964, 389 - 396. s; H. Önkal, a.g.e., 295. s.
13 H. Önkal, a.g.c., 309. s.
14 M. Oluş Arık, a.g.e., Anadolu Türbeleri Tip Grupları Bölümü.
15 H. Önkal, a.g.e., 344 - 349. s.
16 İ.H. Konyalı, a.g.e, 590 - 591. s., H. Önkal, a.g.e., 326 - 327. s.
17 İ.H. Konyalı., a.g.e., 696 - 699. s., H. Önkal, a.g.e., 327 - 331. s.
18 İ.H. Konyalı, a.g.e, 743 - 747. s., H. Önkal, a.g.e, 337 - 341. s.
19 H. Önkal, a.g.e., 356 - 359, s.
20 M. Oluş Arık, a.g.e., 47. Katalog.
21 M. Oluş Arık, a.g.e., 48. Katalog.
22, 23, 24 M. Oluş Arık, a.g.e. Değerlendirme Kısmı.
25 M. Oluş Arık, a.g.m, 80 s.; İ.H. Konyalı, a.g.e., 757 - 759. s.
26 E.H. Ayverdi, Osmanlı Mimarisinde Çelebi ve II. Sultan Murad Devri, II. C. İst. 1972, 278. s.
27 M. Oluş Arık, a.g.e., 223. Levha; İ.H. Konyalı, a.g.e., 764 - 767. s.
28 E.H. Ayverdi, Osmanlı Mimarisinin İlk Devri, 105. s.
29 İ.H. Konyalı, a.g.e., 589 - 615. s.
30 Ayrıntılı bilgi için bkz. İ.H. Konyalı, a.g.e., 281 - 569. s; M. Katoğlu, "13. YY. Konyası'nda Bir Câmi Grubunun Plân Tipi ve Son Cemaat Yeri", Türk Etnografya Dergisi. Ank. 1967, 81 - 100. s. S. Dilaver, "Anadolu'daki Tek Kubbeli Selçuklu Mescitlerinin Mimarlık Tarihi Yönünden Önemi", Sanat Tarihi Yıllığı. İV. C. İstanbul. 1971, 17 - 28. s.
31 Bkz. 16. Dip not. Bu döneme tarihlenmekle birlikte kitabesinin olmayışı kesin bir şey söylemeye imkân vermemektedir.
32 Y. Yücel, Kadı Burhaneddin Ahmed ve Devleti (1344 - 1398), Ank. 1970, 42. s.
33 Y. Yücel, a.g.e., 84. s.
34 Defter-i Evkaf-ı Rum, 49. s.
35 20. yy. başında Anadolu'yu gezen. F.W. Huslack (Edited by Margaret Huslack, Christianity and İslam under tlıe Sultans, II. C. Oxford, 1929, 49, 50, 396, 574 s.) Şeyh Nusret'in 14. yy.'da Buhara'dan geldiğini, tekkenin bir adının da Kırklar Tekkesi olduğunu ifade etmektedir. Tarih ve Şeyh'in geldiği yer elimizdeki diğer belgelerle uyuşmaktadır. Seyyah daha sonra yerinde daha önce Sivas'ın Kırk Şehitleri Martiryumu'nun olduğunu, türbede bazı antik ve Bizans parçaları olduğunu, hattâ mimarî olarak bir kısmının Bizans kuruluşu gösterdiğini söylemekte, bir kriptası vardır demekte; Bektaşî Tekkesi olduğunu belirtmektedir. Türbenin altında kriptası olup olmadığı anlaşılamamaktadır. Bahçedeki Lâtince kitabeden buranın eski bir geçmişi olduğu bellidir; ancak sözü edilen Kırk Şehitler'den iz yoktur. Türbede de Bizans kuruluşu olabilecek kısım mevcut değildir. Her unsuru ile tipik bir Türk kubbeli kübik yapısıdır.
36 M. Aksel, Anadolu Halk Resimleri, İst. 1960; R. Arık, Batılılaşma Dönemi Anadolu Tasvir Sanatı, Ank. 1976; G. Renda, Batılılaşma Döneminde Türk Resim Sanatı, 1700 - 1850, Ank. 1977.
37 G. Renda a.g.e., 243. s.
38 A. Saim Ülgen, "İznik'te Türk Eserleri", Vakıflar Dergisi, I. C., Ank. 1938, 62. s.
39 R. Arık, a.g.e., 119. s.
40 R. Arık, a.g.e., 141. s.
41 R. Arık, a.g.e., 98. s.
42 R. Arık, a.g.e., 68. s. "Anadolu'da Bir Halk Ressamı : Zileli Emin", Türkiyemiz, 16. s, İst. 1975, 88 - 113. s; G. Renda, a.g.e., 160. s. "Amasya II. Bayezid Külliyesi'ndeki Muvakkithane", Sanat Tarihi Yıllığı, III. C. İst. 1976, 191. s.
43 G. Cantay, "Zileli Emin Usta'nın Bilinmeyen İki Eseri", Bedrettin Cömert'e Armağan, Ankara, 1980, 498. s.
44 G. Cantay, a.g.m., 502. s.
45 G. Renda, a.g., 160. s; G. Renda, a.g.m. 191 s; R. Ank, a.g.e. 83. s; G. Cantay, a.g.m. 502. s.
46 R. Arık, a.g.e., 82. s; G. Cantay, a.g.m., 502. s.
47 G. Renda, a.g.e., 161. s.
48 Ali Paşa Hamam Sok. No. 10 Tokat.
49 R. Arık, a.g.e., 121 - 126, s. G. Renda, a.g.e., 152 - 153, s; Y. Önge, "Anadolu Sanatında Câmi Motifi", Önasya, 4, C, s. 38, Ank. 1968, 10 - 11. s.
50 R. Arık, a.g.e., 82. s.
51 R. Arık, a.g.e., 103 - 118. s.
52 E. Arık, a.g.e., 27 - 97. s.; G. Renda, a.g.e., 124 - 170. s.
53 R. Arık, a.g.e., 27 - 97. s; G. Renda, a.g.e., 124 - 170. s.
54 S. Erken, "Türk Çiniciliğinde Kâbe Tasvirleri", Vakıflar Dergisi, IX. C., Ank. 1971, 297 - 320. s.
55 R. Arık, a.g.e., 74. s.
56 R, Arık, a.g.e., 166. s., 73. dipnot.
57 Ş. Uzluk, Mevlâna'nın Ressamları, Konya, 1945, 56. s.'daki resim.
58 Canan Ersoy, Bektaşilerde Resim Sanatı, A.Ü.D.T.C.F. Sanat Tarihi Kürsüsü Yayımlanmamış Lisans Tezi, Ankara, 1976, 14. Res.
59 B. Karamağaralı, Muhammed Siyahkalem'e Atfedilen Minyatürler, Ank. 1982, 28. s.'da bu börklerin Türkistan'ın karakteristik başlıkları olduğunu ifade etmektedir.
60 C. Ersoy, a.g.e., 7, 11, 13. Res.

Bildiri : Araştırma Görevlisi Halit ÇAL
(Gazi Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü)
1959 yılında Sinop Boyabat'ta doğan Halit Çal, 1980 yılında Ankara Üniversitesi DTCF Arkeoloji-Sanat Tarihi Bölümünde lisans, 1982 yılında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde yüksek lisans, 1990 yılında ise aynı okulda doktora eğitimini tamamladı. 1993 yılında doçent, 2000 yılında ise profesör olarak atanan Çal, halen aynı görevini sürdürmektedir.